MAVİ ŞEHİR
Sabahın 5’inde trenden iniyorum.
Bir rikşa ile Eski Şehrin labirentlerinde bir yerlerde pansiyonun kapısına ulaşıyorum. Eşyalarımı odama bırakır bırakmaz hemen terasa çıkıyorum. Ortalığın yavaş yavaş aydınlandığı bir zaman.
Bir inanılmaz daha. Jaipur nasıl bir “pembe şehir” ise, burası da bir “mavi şehir”. Tüm yapılar maviye boyanmış. Daracık sokaklarıyla son derece enteresan bir yer. Sokaklar o kadar dar ki bir evden diğerine atlayarak şehrin öteki ucuna gidilebilir gibi. Açık havada teraslarda uyuyanlar yavaş yavaş uyanıyor.
“Rajhasthan, the most colorful state of India” diyor bir turizm broşürünün kapağındaki büyük yazılar. Gerçekten de Rajastan bambaşka bir dünya. Sanki yüzyılların ötesinden kopup gelmiş ve günümüzde ortaya çıkmış bir masal ülkesi. Birbirinden ilginç şehirleri insanı hayretler içinde bırakıyor.
Gündüz saatlerini şehrin labirentlerinde dolaşarak geçiriyorum. Daracık sokaklar, masmavi eski yapılar, kutsal inekler o kadar çok keyif veriyor ki. Rikşaların zorlukla ilerlediği kalabalık sokaklarda kayboluyorum. Hiçbir şey yapmaksızın orada o anı yaşamanın, sadece gözlemlemenin verdiği mutluluk çok büyük. Hindistan yavaş yavaş tüm benliğimi kuşatıyor.
Karşıdaki tapınaktan gelen mistik müzik, havayı daha da ağırlaştırıyor. Köpek havlamaları, çok farklı tonlardaki kuş sesleri. Hindistan’ın romantik yüzü karşımda. Bu otantik şehir, hemen hemen herkesin güler yüzle “namaste” ya da “hello” deyişi, ile anacağım güzel bir şehir.
Yine yolculuk zamanı.
Özel bir otobüs şirketinin yazıhanesinin önünde oturmuş, Udaipur otobüsünü bekliyorum. Önümden Hindistan akıp geçiyor. Kolları kemik rengi bileziklerle dolu yaşlı bir kadın, taze kesilmiş ot yığınını toparlamaya çalışıyor. Pembe sarisinden taşan iri göbeğiyle sabah sabah iştah kaçırıcı.
Okul çocukları, rikşalara doluşmuş, çantaları da rikşanın dışındaki çengellere asılmış, bir yığın olarak gidiyorlar. Fotoğraf karesinin içinde üç tane de inek var. Büyük bir çöp yığınının üzerinde, hallerinden oldukça memnun görünüyorlar.
Kafamda sorular. Yaşamı ne kadar acımasızca kinlerle, nefretlerle doldurduğumuz geliyor aklıma. Niçin sürekli yeni yeni karmalar yükleyip duruyoruz kendimize? Niye hayatlarımızı zindan ederiz birbirimize? Acaba yaşamak zorunda olduğumuz negatifliklerden kendimize bir ders çıkarabilmek için mi? Şayet buysa sorunun cevabı, bunu ne derece gerçekleştirebiliyoruz acaba?
2000 Mart’ının güzel bir akşamüstü saatinde San Francisco’da dolaşırken, Market Street’e açılan yan caddelerin birinde para kazanmak için saksafon çalan bir zenciye biraz para bıraktığımda beni şaşırtan bir şey söylemişti, “peace, brother” (Barış içinde ol kardeşim). Şimdi burada, Amerika’dan binlerce kilometre uzakta, aynı şey tekrar karşıma çıkıyor. “shanti bassap”. Aslında ruhlarımızın ortak dileği bu galiba. Barış ve huzur.
Nihayet otobüs geliyor ve yolculuk başlıyor ama 15’nci dakikada duruyoruz. Otobüsün televizyonu çalışmıyormuş. Onu tamir ediyorlar. Çok önemli bir şey bu burada. Mazallah arbede çıkabilir. Biletlerin üzerinde “videonun arızalanmasından sorumlu değiliz” türünden ifadeler var.
Ayrılış:
İki günlük Udaipur ziyaretimle birlikte gezinin Rajasthan bölümünü burada bitiriyorum. Önümde uzun bir yolculuk var. Önce bütün gece sürecek Indore yolculuğu, oradan da 4-5 saatlik bir yolculukla Bhopal. Benim asıl görmeyi planladığım yer, Bhopal’e bir buçuk saat uzaklıktaki küçük bir köy olan Sanchi’deki çok eski Budist anıtları. UNESCO tarafından Dünya Kültür Varlıkları Listesine alındığı için görmeyi çok istiyorum. Oradan sonra da yavaş yavaş Hindistan’ın güneyine doğru inmeye başlayacağım.
Faruk BUDAK / Nisan 2002
