TAŞLARIN İÇİNDEKİ KAYIP KRALLIK
Nisan ayının yirmisinde, Hindistan’ın güneyinde Karnataka’da hava oldukça sıcak. Bir an önce görmek istediğim yerleri görüp Güney Hindistan’ın sıcağından kurtulmak istiyorum. Hızlı bir tempoyla yirmi altı günde on beş şehir görmeye kalkınca vücudum ilk itirazını dün yapıyor. Tansiyonum düşük. Yirmi bir saatlik tren yolculuğundan sonra 11’de girdiğim Hotel Mallingi’deki odamdan akşama kadar çıkmak istemiyorum.
Gece biraz kendimi toparlayınca dışarı çıkıp bir internet kafe arıyorum.
O sırada bu küçük kasabanın havasının hoşuma gitmeye başladığını fark ediyorum. İnsanlar samimi ve sıcak.
Ertesi sabah rehberimle gezimize “Bazaar” olarak adlandırılan toprak yolda yürüyerek başlıyoruz. 32 metre genişlikte olan bu ana caddenin her iki yanı bir zamanlar muhteşem evlerle doluymuş. Şimdilerde sevimli küçük kafeler, turistik eşya satan dükkanlar, internet kafelerle dolu.
Hampi, Hindistan’ın son büyük Hindu krallığı olan Vijanagar İmparatorluğunun başkenti. MS 1336-1570 yılları arasında hüküm sürmüşler. O dönemden kalma tapınak, anıt ve saraylar geleneksel Hindu mimarisinin başyapıtları arasında gösteriliyor.
Birçok tapınak arasında beni en çok etkileyen Vittala oluyor. Yapı, elli altı adet taş sütunun üzerine inşa edilmiş. Her sütun, insan gövdesi yüksekliğinde dört ayrı küçük sütuna ayrılmış. Rehberimiz, eline iki kalın sopa alıp bu küçük sütunlara hafifçe vurmaya başlıyor. Etrafa farklı seslerde çok hoş tınılar yayılıyor. “Elli altı sütunda yüz on iki adamdan oluşan dev orkestrayı düşünün” diyor. Böylesine farklı dinsel bir müziğin insanlar üzerinde yarattığı etki sanırım çok etkileyiciydi.
42 derece sıcakta Vijanagar Harabelerini dolaşmaktan yorgun ve bitkin bir haldeyim. Bir küp içerisinde lassi (tatlı ayran) satan adamın küpünün yanında küçük bir leğen var. Bütün kirli bardakları bu leğen içinde yıkıyor. Düşünüyorum da Hintliler için Ganj nehri kadar temizdir o leğendeki su. Gerçi sokakta içtiğim bütün sugar cane’lerin (şeker kamışı suyu) bardakları böyle yıkanıyor ama, orada nedense görmemezlikten geliyordum.
Hampi’de kalmamakla hata yapmışım. Ana tapınağa giden geniş toprak caddesi, caddenin her iki tarafındaki tek katlı küçük dükkanları, otantik ahşap restoranları, internet kafeleri ile sakin, gürültüsüz, küçük, temiz, çok keyifli bir kasaba. İnsanın Doğu mistizmini iliklerine kadar hissettiğim bir yer. Hindistan’ın ruhuna yaklaşılabilen sakin bir mola noktası. Yüzyıllar öncesinin sokak ve tapınaklarının arasında dolaşmak, o havayı ve atmosferi solumak hoş bir duygu.
Ertesi sabah bindiğim rikşacının ilk müşterisiymişim, “merak etme, sana şans getireceğim” diyorum, gülüyor. Terminale girip platformda yürümeye başladığımda, resmi bir görevli gülümseyerek “nereye” diye soruyor, “Badami” diyorum. Yedinci platforma gitmem gerekiyormuş. İçim gülüyor, “I love you India”. Çöpüne, pisliğine kurban olduğumun memleketi. Seni de insanlarını da çok seviyorum…
Çelik sütunlardan birinin altına oturuyorum. Küçük çocuklar gelip ne yazdığıma bakıyorlar. Küçük bir çocuk elimdeki kalemi istiyor. Vere vere kalmadı yahu, bu sonuncusu.
Ortalık, ellerindeki küçük tepsilerle fıstık satmaya çalışan bir sürü küçük çocukla dolu. Ölçüleri de bir viski şişesi kapağı. İçlerinden biri, tüm ısrarlarına rağmen satın almayınca zorla 6-7 tane hediye ediyor.
10-11 yaşlarındaki tertemiz giyimli bir başka fıstıkçı kız, bana kızımı hatırlatıyor. Birden onu çok özlediğimi hissediyorum. Haldun Aydıngün’ün dağa giderken geride bıraktıkları için söylediği güzel bir sözü vardır. Sanırım onu, “gezgin, her zaman pişmandır” diye de telaffuz etmemiz gerekecek.
Faruk BUDAK / Nisan 2002
