HİNDİSTAN’IN KAOTİK SABAHI
Muson mevsimi yavaş yavaş yaklaşıyor. Musonların başlangıcının resmi olarak kutlandığı tarih 1 Haziran ama daha önce gelen ilk öncülere de “gelmeyin” ve “yağmayın” diyemeyiz maalesef.
Bu sabahki ilk hedefim, 6 ve 7nci yüzyıllardan kalma, kayalara oyularak inşa edilmiş Çalukyan tapınakları. Güneşin ilk ışıklarını yakalayabilmek için erkenden kalkıyorum. Saatin erken olması nedeniyle Badami’nin toprak ana caddesi sakin görünüyor. Dün akşamüstü geçtiğim dar sokaklardan yürüyerek kasabanın doğusundaki beşinci yüzyıldan kalma yapay göle yöneliyorum hemen.
Ana caddenin aksine, küçük sokaklar olabildiğince hareketli. Her yer su içerisinde. Bütün kadınlar, tek katlı evlerinin önünde bulaşık yıkıyorlar. Çeşmeler hep evlerin önünde, sokakta. Müthiş bir manzara. Genç kızlar, kadınlar, hem bir yandan acele ile bulaşık yıkama derdinde, hem de karşıdan karşıya laf yetiştirme peşindeler. Küçük çocuklar çok neşeli ve sevgi dolu. Hepsi de “school pen” (kurşun kalem) istiyorlar ama maalesef vere vere kalmadı. İlk fırsatta bolca satın almalıyım.
Gölün güneyine doğru yürürken karşıma yüzyılların yıpratıcı etkisiyle oldukça eskimiş, ama mimarisi olağanüstü bir cami çıkıyor. Küçücük pencereleri olan, küp şeklinde, kıpkırmızı bir yapı. Hemen karşısında da en az onun kadar eski bir Hindu tapınağı var. Tapınağın ön tarafında, göl kıyısı boyunca metrelerce uzanan gatta Hintli kadınlar çamaşır yıkıyorlar.
Caminin tam karşısında, Gordion’daki kral mezarının girişine benzeyen, her iki tarafı taşlarla örülmüş bir yol var. Yolu yürüyüp tonozlu kapıyı geçtiğimde tekrar gölle karşılaşıyorum. Hemen karşımda çamaşır yıkayan dört kadın var. Kıyı boyunca biraz daha yürüyüp güneşi arkama almayı ve kadınları fotoğraflamayı düşünüyorum.
On metre kadar yürüdüğümde, 10-11 yaşlarındaki erkek çocuğu, gülümseyerek “laterne” diyor. Bu, bizim kültürümüzde tuvalet anlamına gelmiyor muydu ya? Ne alakası var şimdi burada, yanlış mı anlıyorum acaba? Üç- dört adım daha atınca sağımdaki taş duvar bitiyor. O da ne? Çömelmiş, def-i hacet gören bir Hintli kardeşimiz var. Ricat zamanı.
Tel örgü boyunca ters istikamette yürüyüp tapınakların girişini buluyorum. Giriş ücretini ödeyip yukarı giden merdivenlere vuruyorum kendimi. Nedense, ilkönce en yukarıya çıkıp fotoğraf çekerek aşağıya inmeyi istiyorum. Yükseldikçe manzara daha da güzelleşiyor.
Kaya duvarın içine oyulmuş tapınakların girişlerindeki sağlı sollu tanrı kabartmaları inanılmaz güzellikte. Aynı tapınakta hem Budizm’den, hem Hinduizm’den, hem de Jainizm’den önemli figürleri bir arada görmek, bunları yaptıranların dinsel hoşgörülerini algılayabilmek açısından güzel bir gösterge.
Yukarılarda bir ilki daha yaşıyorum. Aşağıya bakınca, on dakika kadar önce geri çevrildiğim 150-200 metrelik duvarın arkasında çömelmiş onlarca insan görüyorum. İnanılmaz bir şey, burası bir açıkhava tuvaleti. Yani gözlerime inanamıyorum. Herkes birbirini görüyor.
Söyleseler inanamayacağım bir şey daha. İki siyah domuz, işini halletmeye çalışan bir adamı sıkıştırıyor. Adam, donunu zor toparlayıp koşarak uzaklaşıyor. Domuzlar adamdan arta kalanlara büyük bir iştahla saldırıyor. Doğal bir temizlik operasyonunun nasıl gerçekleştiğine şahit olmaktan dolayı şok içindeyim. Gördüğüm şey karşısında donup kalıyorum. Gözlerimi gölün yeşilliğine çevirmekten başka çarem yok.
Otele dönerken tekrar aynı sokaklardan geçiyorum. Gelirken gördüğüm o şamatanın sebebi şimdi daha iyi anlaşılıyor. Sular düzenli akmıyor ki bu kasabada. Sabah sabah kasabanın tüm kadınlarının bulaşık yıkıyor olması bundanmış. Arkadaş canlısı Badami insanlarıyla laf atışmalar, oldukça keyif veren bir sabah yürüyüşüne dönüşüyor.
Faruk BUDAK / Nisan 2002
