HİNDİSTAN’IN YAVAŞLAYAN YÜZÜ
23 Nisan günü sabah 07:30’da Karnataka’daki Badami’de başlayan yolculuğum, yaklaşık 36 saat kadar sonra Goa’nın Panaji şehrinde deniz kıyısında sona eriyor, ama sarsıntıdan, yolların bozukluğundan ve Goa’ya 60-70 kilometre kala başlayan virajların etkisiyle gerçekten çok yorulduğumu hissediyorum. Havanın sıcaklığı, son derece pis yol lokantaları derken, dün direncimin dibe vurduğu, sıra dışı özel günlerden biriydi. Bunda, bir aydır yolda olmamın, çok sıkça şehir ve otel değiştirmemin de etkisi var mı bilemiyorum.
Panaji’de otele eşyalarımı bırakır bırakmaz hemen dışarı atıyorum kendimi. Bütün gün yiyebildiğim muz ve bisküvilerden isyan edecek hale gelen mideme doğru dürüst bir şeyler girmesine izin vereceğim uygun bir yer arıyorum.
Ertesi sabah.
Sabahtan, nüfusunun yüzde kırkı Hristiyan olan Goa’daki UNESCO Dünya Kültür Varlıkları listesine alınmış, Portekiz sömürgeciliğinin misyonerlik izleri eski Hristiyan kiliselerini dolaşıyorum.
Yapılar arasında en önemlisi Bom Jesus’un Bazilikası. Tüm Hristiyan alemi için önemli bir yapı. Bazilika, Portekiz’in Uzakdoğu’daki sömürgelerinde Hristiyanlığı yayma çabası içindeyken ölen Aziz Fransiska Xavier’in türbesi niteliğinde. Cizvit mezhebinin kurucusu Aziz Loyola’nın öğrencisi olan Xavier Japon İmparatoru Yagamuchi’den Hristiyanlığı öğretme daveti alınca Japonya’ya gider, fakat dönüş yolculuğu sırasında Çin açıklarında ölünce bir adada gömülür. Mezarı iki yıl sonra özel bir izinle açıldığında, cesedinin hala bozulmamış olduğu görülür ve Goa’ya getirilip bu bazilikaya yerleştirilir.
Bugün ajandamdaki ikinci hedef, Benaulim. 35-40 dakikalık bir yolculukla geldiğim Margao otogarında Benaulim’e gidecek otobüsü bulmak sorun oluyor. Neyse, Hindistan’da şimdiye kadar ödediğim en düşük yol ücretini vererek Benaulim kavşağına geliyorum. Öğle saatlerinde hava müthiş sıcak ve ortalıkta hiç araç yok. Mecburen, “plaj” yazılı okun gösterdiği istikamette yürüyorum. Sırt çantalarım omuzlarımı iyice zorlamaya başlamış durumda. Terden su içinde kalmış bir vaziyette iken kalmayı düşündüğüm pansiyonun tabelasını gördüğümde sevinmemek elde değil.
Uyku iyi geliyor ve biraz enerji topluyorum. Goa’nın dillere destan plajlarıyla tanışma zamanı. Plajda, bir balıkçı teknesinin gölgesinde kısa bir soluklanma ve kâğıda karalanan bu satırlar.
Goa’nın güzelliğini ve ucuzluğunu ilk keşfeden gezginler, hippiler. 1960ların ortalarından itibaren yoğun olarak gelmeye başlamışlar. O dönemlerde kalınacak bir yer bulabilmek neredeyse imkânsız olduğu için uzun yıllar boyunca ağaç dallarından yaptıkları kulübelerini birbirlerine devretmişler.
Plaj harika. Gözün görebildiği noktaya kadar giden bembeyaz bir kum şeridi. Goa’ya özgü balıkçı tekneleri kumsala çekilmişler. Elbiseleri ile suya giren Hintlilerin yanı sıra çok az sayıda yabancı var. Deniz kıyısında yürümeye başlıyorum. Güneşin iyice ufka yaklaştığı bir an. Suyun üzerindeki yansıması harikulade. Birkaç kare dijital görüntü alırken burada, Hint Okyanusu kıyısında oldukça rahatlamış olduğumu hissediyorum.
Oldukça ilerlerde bir grup balıkçı teknesi var. Oraya doğru devam ediyorum. Kırk yaşlarında, güler yüzlü, kapkara bir Hintli teknesinin yanına çağırıyor. Rahat anlaşılır bir İngilizcesi var. Başlıyoruz sohbete. Hem de benim en çok sevdiğim sohbetlerden biri. “Balık yok bu sene” diyor. O da bilmiyor nedenini. “Mevsim bitti artık, bundan sonra gelen de olmaz, siz son gelenlersiniz” diyor. Goa’nın en güzel zamanını sorduğumda da cevap, “Kasım-Aralık-Ocak” oluyor. Bu arada daha güneşin batmasına en az yarım saat vakit olmasına rağmen solumda tepsi gibi harika bir ay yükselmiş.
Sohbet keyifli bir şekilde sürerken balıkçı dilinin altındaki baklayı çıkartıyor. Yarın sabah dört yabancıyı Paradise Beach’e götürecekmiş. “Yemek yenecek yer var mı” diye sorunca herşeyi kendisinin alacağını ve yemeği de kendisinin yapacağını söylüyor. Artık, bu işin raconunun kaça kesileceğini sormak kalıyor geriye. Söylediği rakam yüksek. Aslında gitmeye de pek hevesim yok nedense. Rakamın üçte ikisini öneriyorum. On dakika kadar keyifli bir pazarlık yapıyoruz ve sonuçta “sabah dokuz” diye anlaşıyoruz.
Yavaş yavaş akşam yemeği için bir yer bulma zamanı. Kumların üzerinde, plaja dik olarak uzanan asfalt yolun başlangıcına doğru yürüyorum. O da ne? Birileri bana el sallıyor. Bir yanlışlık mı var diye dikkatli bakınca aynı pansiyonda kalan İspanyol çift olduklarını fark ediyorum. İspanyollar, masalarına oturmamı teklif ediyorlar. Öğlen neredeyse hiç konuşmamışlardı, bu nedenle biraz hayret içindeyim.
Kumların üzerine atılmış iki eski mavi tahta masa ve plastik koltuklarla arkadaki mutfak kısmı hariç, sazlardan ve bambu ağaçlarından yapılmış küçük bir restoran. Çok sempatik görünüyor. İspanyollarla tanışıyoruz. Erkek olan İvan. Sonradan “bu bir Rus ismi değil mi?” diye sorduğumda, annesinin faşist Franko rejimine bir tepki olarak böyle bir ad koyduğunu söylüyor.
İvan’ın İngilizcesi iyi, ama kız arkadaşınınki neredeyse sıfır. İvan sık sık konuşulanları tercüme ediyor. Kendisi, o uzun İspanyol televizyon dizilerinde oynuyormuş. Yaptığı işi çok anlamlı bulmuyor, ama bu dizilerden de oldukça iyi para kazandığını söylüyor. Kız arkadaşı ile altı aylığına Hindistan’a gelmişler. Doğru dürüst bir gezi planlarının bile olmaması bana göre şaşırtıcı. Delhi’nin gürültüsünden ve stresinden kaçıp Goa’ya deniz kenarına gelmişler. Sohbet uzayınca yemeği burada yemeye karar veriyoruz.
Ertesi sabah.
“Paradise Beach” için gerekli malzemeleri alıp dün akşam kumsalda balıkçıyla konuştuğumuz yere geliyorum. Saat 9’a 10 var ama tekne ortalıkta yok. Demek beni beklemeden gitmişler. Belki de dört kişilik grup aralarına yabancı birini almak istemedi Biraz daha bekliyorum ama gelen giden yok.
Saat 10a doğru güneş iyice yakmaya başladığında giyinip Domnick Restoranın çardağı altında bir masaya ilişiyorum. Müşteri olarak sadece Hollandalı bir çift var. Restoranın sahibi yanıma gelip “hoş geldiniz” diyor. Türk olduğumu öğrenince de “Restoranıma gelen ilk Türk sizsiniz” diye ilave ederek tekrar elimi sıkıyor. Omlet, ballı tereyağlı tost ve çaydan oluşan kahvaltımı karşımdaki enfes denizin maviliğinde kaybolarak bitiriyorum.
Saat 18:55. Goa’da, plajda ikinci akşamım. Güneşi batırıyorum. Hemen arkasındaki mavi saatlerde, kumsalın üzerine atılmış mavi tahta masamda birazdan gelecek balığımı bekliyorum.
Ah! Yalnızlık, bazen hoş, bazen değil. Ama şu anda sevdiğim birileri yanımda olsaydı çok daha keyifli olurdu. Gökyüzünün kızıllığında dalgaların üzerindeki yansımalar çok harika görünüyor. Goa, uzun yolculuğun içimde bıraktığı yorgunluğu yavaş yavaş siliyor.
Faruk BUDAK / Nisan 2002
