Gezgin olmak, bazen dünyanın en güzel yerlerini görmek değil; en sessiz vedalarına tanıklık etmektir.
Çünkü dünyada kaybolan yalnızca hayvan türleri, ormanlar ya da doğal yaşam alanları değildir. Kültürler kaybolur. Diller kaybolur. Gelenekler, meslekler, ritüeller, göç yolları ve yüzyıllardır kuşaktan kuşağa aktarılan yaşam biçimleri de kaybolur.
Üstelik bunların çoğu büyük bir gürültüyle gerçekleşmez.
Bir gün bir dilin son konuşanı hayata veda eder. Bir başka yerde gençler artık atalarının mesleğini sürdürmek istemez. Yüzyıllardır aynı topraklarda yaşayan bir topluluğun çocukları eğitim ya da iş için büyük şehirlere gider ve geri dönmez. Bir gelenek önce seyrekleşir, sonra yalnızca yaşlıların hatırladığı bir anıya dönüşür.
Dünya elbette her zaman değişiyordu. İnsanlar göç ediyor, toplumlar dönüşüyor, eski alışkanlıkların yerini yenileri alıyordu. Değişim hayatın doğal bir parçasıydı.
Ancak bugün değişen yalnızca dünya değil; değişimin hızı.
Yüzyıllar boyunca ayakta kalabilmiş bir yaşam biçimi, birkaç kuşak içinde ortadan kalkabiliyor. Bir zamanlar gündelik hayatın doğal parçası olan gelenekler, bugün turistlere gösterilen birer kültürel gösteriye dönüşebiliyor. Küreselleşme, kentleşme, teknoloji, iklim değişikliği ve modern hayatın sunduğu yeni olanaklar dünyanın en uzak köşelerine kadar ulaşıyor.
Ve bütün bunlar olurken çoğu zaman dünyanın geri kalanının bundan haberi bile olmuyor.
Yaklaşık otuz yıldır dünyanın farklı coğrafyalarında yaptığım yolculuklarda, zaman zaman bu değişimin tam ortasında bulunduğumu hissettim. Afrika’nın uzak köşelerinde, Asya’nın dağlarında, çöllerde, köylerde, nehir kıyılarında ve bazen bir ailenin evinde ya da bir göçebe çadırında…
Başlangıçta bunların hiçbirine “kaybolmakta olan bir dünyaya tanıklık ediyorum” düşüncesiyle bakmıyordum.
Ben yalnızca merak eden bir gezgindim.
Fotoğraf çekiyor, notlar alıyor, insanlarla konuşuyor, onların hayatlarını anlamaya çalışıyordum. Fakat yıllar geçtikçe eski fotoğraflarıma ve yolculuk notlarıma yeniden baktığımda bir şeyi fark etmeye başladım:
Bazı fotoğraflarım artık yalnızca bir yolculuğun değil, geride kalmakta olan bir dünyanın da kayıtlarıydı.
Bir zamanlar karşılaştığım insanların bazıları artık yaşamıyor. Gördüğüm bazı gelenekler eskisi kadar yaşatılmıyor. Bazı yaşam biçimleri hızla değişiyor. Bazılarıysa belki de biz daha ne olduğunu anlayamadan tarihin sessiz sayfalarına karışacak.
İşte Dünyanın Kaybolan Hikâyeleri biraz da bu farkındalıktan doğdu.
Bu yazılar akademik bir araştırma değildir. Geçmişi romantikleştirmek ya da her eski geleneğin mutlaka aynı biçimde korunması gerektiğini savunmak gibi bir iddiası da yoktur.
Bunlar her şeyden önce bir gezginin tanıklıklarıdır.
Gördüğüm, fotoğrafladığım, bazen içinde yaşadığım; sonradan araştırarak hikâyesini daha iyi anlamaya çalıştığım dünyalardan geriye kalan izler…
Bu nedenle bu seride yalnızca kaybolmakta olan kültürleri anlatmayacağız. Bazen bir hayvan türünün son temsilcilerinin hikâyesini, bazen unutulmaya yüz tutmuş bir geleneği, bazen değişen bir coğrafyayı, bazen de modern dünyanın karşısında sessizce dönüşen bir yaşam biçimini izleyeceğiz.
Belki bunların bazıları tamamen yok olacak.
Belki bazıları değişerek yaşamaya devam edecek.
Belki de hiç beklemediğimiz biçimlerde yeniden hayat bulacak.
Bunu bugünden bilmiyoruz.
Ama bildiğimiz bir şey var:
Bir şey kaybolmadan önce ona bakmakla, kaybolduktan sonra onu hatırlamaya çalışmak aynı şey değildir.
Bu seri dünyayı kurtarma iddiası taşımıyor.
Sadece gördüklerimizi kayda geçirmek, tanıklık ettiklerimizi paylaşmak ve hızla değişen dünyaya küçük bir not bırakmak istiyor.
Çünkü bazen geriye yalnızca bir fotoğraf, birkaç satır ve anlatılmayı bekleyen bir hikâye kalır.
Ve bazı hikâyeler, anlatılmadıklarında gerçekten kaybolur.
Dünyanın Kaybolan Hikâyeleri başlıyor…
