HİNDİSTAN / RAJASTAN – Bölüm 4 / KARNI MATA
HİNDİSTAN’IN EN TUHAF İNANCI
Puşkar’dan Bikaner’e olan yolculuğun 8-10 saat olacağı söylenmişti. Gecenin 2sinde, yani altı saat sonra ışıklar yanıyor ve muavin “Bikaner” diye bağırıyor. Bereket o sırada uyanıktım. Gecenin ikisinde, böylesine kaotik bir ülkede otel arama fikri hiç iç açıcı görünmüyor.
Otobüsten iner inmez kelimenin tam anlamıyla kuşatılıyorum. Rikşacılardan birine rehberden bulduğum ilk otelin adını söyleyerek kuşatmayı yarıyorum ama otel sadece yüz metre ilerideymiş. Hotel Deluxe, gündüz saatlerinde bu şehre gelebilseydim asla kalmayacağım bir yer, ama gecenin 2sinde kirli çarşaflarına razı olmaktan başka seçeneğim yok. Bereket, bu tür beklenilmesi gereken durumlara karşı hazırlıklıyım.
Sabah erkenden kalkıp otelin cadde üzerindeki restoranında, bugün göreceklerimi düşünmemeye çalışarak kahvaltımı yapıyorum. Belki de hayatım boyunca bir benzerini yaşamayacağım son derece sıradışı bir gün. Nasıl bir tepki vereceğimi merak ediyor ve bu tecrübeyi de mutlaka yaşamak istiyorum. Hedefim, Bikaner’den otuz kilometre uzaktaki Deşnok.
Hindistan’da binlerce tapınak var. Fakat, Karni Mata’daki ibadet, bizim kültürümüze son derece ters gelebilecek bir ritüeli içeriyor. Hindistan Hükümetinin 1990ların başından itibaren uyguladığı bir kampanya ile ülkedeki fare nüfusunun oldukça azaltılmasına karşın, Karni Mata’daki farelerin çok önemli bir ayrıcalığı var. Gelecekteki enkarnelerinde çok önemli spiritüel kişiler, sadular olarak dünyaya gelecek kişilerin ruhlarının şu anda bu farelerin bedeninde olduklarına inanıyorlar. Bu nedenle de bu fareler kutsal kabul ediliyor.
Tapınağın en dış kapısında zorunlu olarak ayakkabılarımı çıkartırken, kafamdaki tek düşünce buradan bir hastalık kapmadan çıkabilmek oluyor. Böyle bir şey olmayacağına odaklanarak içeriye girdiğimde, birkaç tanesinin duvar diplerinde fütursuzca dolaşmaları hemen dikkatimi çekiyor. İçerideki yoğun koku, insanı rahatsız edici boyutlarda. Bunun dışında herhangi bir ürperti, korku, tiksinme hissetmemem benim için de oldukça şaşırtıcı. Bir süre sonra kokuyu da duymamaya başlıyorum. İnsan zihni, bulunduğu atmosferi çok hızlı normalleştirebiliyor.
İkinci ana kapıdan geçtikten sonra girdiğim küçük avlunun bir köşesinde, onlarcasını su dolu bir leğenin etrafında su içerken görüyorum. Küçük avluda tam karşıma gelen bölüm, asıl kutsal mekân. Pirinç metal korkuluklarla oluşturulmuş yolu izlemem gerekiyor. Uzun bir S çizdikten sonra asıl girişe geliyorum. Benim buraya girmeme müsaade edilmiyor, yarım bir İngilizce ile sadece eşikten fotoğraf çekebileceğim anlatılmaya çalışılıyor.

Hindular, içeriye giriş öncesinde uzun uzun dua edip içeri girince yere eğilerek ritüellerine başlıyorlar. Hindu kadınlardan biri, yerdeki özel bir bölüme dökülmüş, üzerinde farelerin dolaştığı buğdayları avuçlarına alıyor ve yere kapanarak yüzüne sürüyor. Bir erkek, eğilerek farelerin daha iç bölüme geçtikleri eşiğin üzerine alnını koyup öylece hareketsiz kalıyor. Bazıları sadece dua etmekle yetiniyor ve onlar için getirdikleri özel yiyecekleri sunuyor.
Ana bölümün dışına çıkıyorum. Bir köşedeki yemek yapılan dev kazanlar ilgimi çekiyor. Yine etrafta yüzlerce fare.
Fotoğraf makinası için bilet kesen görevlinin iki ayrı makina ile çekim yapamayacağım konusundaki itirazlarından sıkılıyorum ve tapınağın dışına çıkıyorum. Bölgenin, Pakistan sınırına çok yakın oluşu ve aradaki gerginlik nedeniyle sıkça gördüğüm askerlerden rütbeli birinin de ayakkabılarını çıkartarak tapınağa girdiğini görüyorum.
Bikaner’e hemen giden bir otobüs var. İçerisi oldukça kalabalık ama, oturmam için şoförün yanında bir yer açıyorlar. Dikiz aynasının üzerinde tapınağın ana bölümünü gösteren bir resim asılıydı. Fareler ve Tanrıça Şiva yan yana.
Tüm doğallığımla, hiçbir tiksinti duymaksızın Bikaner’e dönüyorum.
Her dinin, her kültürün geleneklerine, inançlarına karşı son derece saygılıyım. Çünkü bu, onların inandığı bir yaşam biçimi. Bunu eleştirmek ya da hoşgörüsüzlükle yaklaşmak bence oldukça yanlış. Bu, dışarıdan gelenlerin kolay kolay anlayamayacağı bir Hindistan gerçekliği.
Faruk BUDAK / Nisan 2002
