BİR MAPUTO GECESİNDE MEDİTATİF ROMANTİZM

yazan Faruk BUDAK

Afrika’da bir gece, bir şarkı ve yıllardır zihnimde kalan iki kelime…

 

Mozambik’in başkenti Maputo’dayım. Saat gecenin üçü. Normalde bir saat kadar sonra kalkmam gerekiyor ama uyuyamıyorum. Artık sıtma bölgesindeyim ve odadaki sivrisinekler de uyumama pek izin vermiyor. Yatakta dönüp durmaktansa erkenden kalkıyorum.

Lobinin mutfak bölümünde kendime bir çay hazırlayıp lobide oturuyorum. Küçük otelde herkes uyuyor. Dinlediğim radyo kanalında 80’lerin duygusal şarkıları çalıyor. Lionel Richie, Billy Ocean… Lobide tek başıma oturduğumu gören gece bekçisi, merak edip yanıma geliyor. Her şeyin yolunda olduğunu görünce selam verip sessizce uzaklaşıyor.

Biraz sonra Maputo’dan ayrılacağım. Uzun zamandır yollardayım. Her gün başka insanlar, başka yüzler, başka hikâyeler giriyor hayatıma. Bir kısmını birkaç saat sonra bir daha hiç görmemek üzere geride bırakıyorum.

Sonra radyoda Phil Collins’in “In the Air Tonight” şarkısı çalmaya başlıyor.

Ve günlüğüme o anın bende yarattığı duyguyu tanımlamak için, daha önce hiç kullanmadığım iki kelime yazıyorum:

“Meditatif romantizm”.

Aradan yıllar geçti. Bugün hâlâ zaman zaman düşünüyorum: O gece neden bu iki kelimeyi yan yana getirmiştim?

Bugün mindfulness ya da “bilinçli farkındalık” dediğimiz kavramı çok daha sık duyuyoruz. Geçmişin içinde kaybolmadan, geleceğin endişelerine kapılmadan, bulunduğumuz anın farkında olmak…

Ama o yıllarda Afrika yollarında bunun üzerine düşünmüyordum. Bir meditasyon tekniği uygulamıyordum. Yalnızca yolculuk yapıyordum. Sonradan fark ettim ki uzun yolculukların insana öğrettiği şeylerden biri, bazen hiçbir çaba göstermeden “an’ın içine girebilmek”miş.

Çünkü yolculuk sırasında çevrenizdeki hemen her şey yenidir.

Bir sokağın kokusu…

İnsanların konuşma biçimleri…

Bir pazar yerinin sesleri…

Bir otobüsün içindeki yüzler…

Bir çocuğun size gülümsemesi…

Bir yabancının hiç beklemediğiniz anda yardımınıza koşması…

Gündelik hayatımızda fark etmeden yanından geçtiğimiz ayrıntılar, yabancı bir ülkede birden görünür hâle gelir. Belki gezgin olmanın en büyük ayrıcalıklarından biri budur: Dünyaya yeniden bakmayı öğrenirsiniz.

Afrika’nın öğrettiği başka bir şey…

Afrika’da geçirdiğim zaman boyunca beni en fazla etkileyen şeylerden biri insanlardı.

Maddi olarak çok az şeye sahip olduğu hâlde elindekini paylaşan insanlar gördüm.

Hiç tanımadıkları bir yabancıya yol gösterenleri…

Bir köyden geçerken gülümseyerek selam veren çocukları…

Bazen ortak bir dilimiz bile yoktu.

Ama insanın sıcaklığı için her zaman ortak bir dile ihtiyaç olmadığını Afrika bana defalarca gösterdi.

Batı dünyasının büyük şehirlerinde birbirimizin yanından göz göze gelmeden geçerken, dünyanın çok daha yoksul kabul ettiğimiz yerlerinde insanların birbirlerini hâlâ gördüklerini fark ettim. Belki beni Afrika’ya bağlayan şeylerden biri de buydu. İnsanların yalnızca birbirlerine değil, yaşadıkları ana da daha yakın oldukları hissi.

Romantizm yalnızca aşk değildir.

Romantizm dediğimizde çoğumuzun aklına iki insan arasındaki ilişki geliyor.

Oysa benim Maputo’da hissettiğim romantizm bundan çok daha genişti.

Bir kıtanın romantizmi olabilir.

Bir şehrin…

Bir yolculuğun…

Bir gece yarısı radyodan gelen eski bir şarkının…

Sabahın ilk ışıklarında hiç bilmediğiniz bir yere doğru yola çıkmanın…

Romantizm belki de hayatın içindeki şiiri görebilme yeteneğidir.

Meditatif tarafı ise o şiirin farkında olabilmek.

İşte yıllar sonra o gece yazdığım iki kelimeyi bugün böyle okuyorum:

Meditatif romantizm, dünyayı yalnızca görmek değil; gördüğümüz dünyanın bizde bıraktığı duygunun da farkında olmaktır.

Yolculuk insana başka bir gerçeği de çok açık biçimde gösteriyor.

Hiçbir şey kalıcı değil.

Bir şehre geliyorsunuz. İnsanlarla tanışıyorsunuz. Sokaklarını öğreniyorsunuz. Kendinize sevdiğiniz küçük bir kafe buluyorsunuz. Birkaç gün sonra orası size yabancı bir şehir olmaktan çıkıyor.

Sonra sırt çantanızı yeniden topluyorsunuz. Otobüs geliyor. Tren kalkıyor. Gemi limandan ayrılıyor. Ve birkaç saat sonra bütün o hayat geride kalıyor.

Belki yolculuk bu yüzden yaşamın küçültülmüş bir modeli. Hayatta da sürekli bir yerlere geliyor, insanlarla karşılaşıyor, bir şeyler yaşıyor ve sonra ayrılıyoruz. Her şeyi yanımızda götüremiyoruz. Ama bazı anları götürüyoruz.

Sahip olmak yerine yaşayabilmek, belki meditatif romantizmin içinde biraz da bu var.

Güzel olan bir şeyi mutlaka tutmaya çalışmamak.

Bir günbatımını saklayamazsınız.

Bir şarkının yarattığı duyguyu durduramazsınız.

Bir yolculuğu sonsuza kadar sürdüremezsiniz.

Ama o anda orada olabilirsiniz.

Bakabilirsiniz. Dinleyebilirsiniz. Hissedebilirsiniz.

Ve geçtiğinde, geçtiği için üzülmek yerine yaşanmış olduğu için şükredebilirsiniz.

Mindfulness bize içinde bulunduğumuz anın farkında olmayı öğretiyor.

Meditatif romantizm ise belki bir adım daha atıyor: “O anın içindeki güzelliğin de farkında ol.”

O gece saat üçü geçmişti. Birazdan çantamı sırtıma alacak ve yeniden yola çıkacaktım. Maputo geride kalacaktı. Mozambik geride kalacaktı. Ama Afrika yolculuğum devam edecekti.

O sırada bunun farkında değildim ama Maputo bana küçük bir armağan bırakmıştı. İki kelime.

Meditatif romantizm.

Bugün bu kavramı düşündüğümde aklıma yalnızca Afrika gelmiyor artık.

Bir deniz kıyısında otururken de yaşayabiliriz bunu.

Sabah evimizin penceresinden giren ışıkta…

Bir dostumuzla içtiğimiz kahvede…

Yürüdüğümüz sıradan bir sokakta…

Belki mesele dünyanın en güzel yerlerine gitmek değildir.

Belki mesele bulunduğumuz yerdeki güzelliği görebilecek kadar orada olabilmektir.

Çünkü hayatın büyük bölümü büyük olaylardan değil, fark etmeden yanından geçtiğimiz küçük anlardan oluşuyor. Ve bazen kısacık bir an bile insan hayatında çok önemli olabiliyor.

Bazı yolculuklardan fotoğraflarla döneriz.

Bazılarından hikâyelerle.

Bazılarından ise daha önce hiç duymadığımız iki kelimeyle.

Bense Maputo’dan “meditatif romantizm” ile dönmüştüm.

 

FARUK BUDAK /Kasım 2002

You may also like

error: Content is protected !!
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00