MEKONG’UN ESKİ KRALLIĞI
Başkent Vientiane’nin ruhsuzluğundan bir an önce kaçıp yeni bir yer görebilmenin heyecanı ile otogara geliyoruz. Otobüsümüz maalesef koltuklu değil. Oturma yerlerinin sıra şeklinde olduğu bir otobüste bütün gece sabaha kadar sürecek oldukça yorucu bir yolculuk beni bekliyor.
Yolculuk saat 13 sularında başlıyor. Başkent’ten güneye, Kamboçya sınırına doğru uzanan sekizyüz kilometrelik yolun başlangıcı aklıma getiremeyeceğim kadar güzel. Harika bir asfalt. Etraf yemyeşil. Görüntüde hindistan cevizi ağaçları ve pirinç tarlaları var. Konik Vietnam şapkaları ile tarlalarında çalışan Laos’lular, harika pitoresk görüntüler veriyorlar. Tabi bunların arasında da sıkça görüntüye giren mandalar. Hiç yemek molası yok. Bereket, Vientiane garajında otobüse binmeden önce küçük boy ekmeklerle yapılmış sandviçlerden almıştım.
Şoförümüz enteresan bir tip. Hem otobüsü kullanıyor hem de ekolu bir mikrofondan sürekli bir şeyler anlatıyor. Arka fonda da Laos müziği. Sanırım anlattıkları oldukça keyifli şeyler ki, otobüstekiler ikide bir kahkahalara boğuluyor.
Pakse’ye gece 03’te varıyoruz. Bu saatte otel aramak kadar iğrenç bir şey olamaz. Bu arada insanların otobüsü boşaltmaması da garip. Çok az insan indi. Herkes uyuma pozisyonuna geçiyor. Şoför de en arkada uzandı. Ondört saattir uykusuzluk işkencesi çekiyorum. Sırt çantalarımı uygun bir pozisyona ayarlayıp bir saat kadar uyuyorum.
Gün ışıyınca merkezdeki uygun bir otele yerleşip restoranında güzel bir kahvaltıdan sonra Champasak’a günübirlik nasıl gidebileceğimizi araştırmaya başlıyorum. Nehir yolu uygun bir alternatif ve yolcu tekneleri olduğunu da biliyorum, ama bir türlü kalkış yerini öğrenemiyorum. Bizi tekne kiralamaya zorluyorlar. Gidiş–dönüş için istenen rakamı üçte bire indirmeme rağmen yine de çok pahalı. Birileri otobüs alternatifi olduğunu söylüyor. New Market’a gidip aracı buluyorum, bir kamyonet. Şoför, hemen öne alıyor.
Ban Muang, Mekong nehri kıyısında küçük bir köy ve Champasak’ın tam karşısında. Geleneksel iki teknenin yan yana getirilip birleştirildiği katamaran tarzı motorlu bir kayıkla karşıya geçiyoruz. Ortadaki platform, motosiklet ve yük taşımak için çok ideal. Akıntı bazı yerlerde oldukça güçlü.
Champasak, 1400 yıl önce Aşağı Mekong Havzasında hüküm süren krallığın merkezidir. Daha sonra Angkor’u inşa eden Khmer İmparatorluğunun bir ileri karakolu durumuna düşer.
On üç kilometrelik son bir etabımız daha var. Tüm motosiklet sürücüleri aralarında anlaşmışlar ve fiyat indirmiyorlar. Motosikletin ön tarafındaki iki kişinin oturabileceği sepete yerleşip Mekong kıyısı boyunca keyifli bir yolculuğa başlıyoru. Yol boyunca nehir kenarında keyifli Guest House’lar var ama yarın sabah erkenden sınıra gideceğim için buradan ulaşım zor olacak.
Mekong, göz alabildiğine uzanan yemyeşil ovanın ortasında kıvrılarak akıyor. Ovanın batı tarafında, gerilerde tatlı bir eğimle yükselerek nehre paralel olarak uzanan bir tepeler silsilesi var. Dünyanın bu yöresindeki en eski Budist manastırlarından biri, Wat Phu, işte bu tepelere yaslanmış.
Düzlüğün sonundaki ilk yapılara ulaşıyorum. Yer yer yıkılmış duvarlar, üzerleri yosun tutmuş simsiyah duvar taşları, diz boyu otlar. Fransa destekli restorasyon çalışmaları devam ediyor. Bir beyazın liderliğinde çalışan Laos’lu işçiler, bir duvarı ayağa kaldırma çabasındalar.
“Dağ Tapınağı” anlamına gelen Wat Phu, tam karşımdaki tepenin ortalarında bir yerde. Yüzyılların öncesinden gelen dik merdiven basamaklarını dikkatlice çıkmam gerekiyor. Yükseldikçe, ova ayaklarımızın altında daha da belirginleşiyor. Mekong, yeşilliğin ortasında bir yerlerde kıvrılarak sakin sakin Vietnam’a ulaşmaya çalışıyor.
Nihayet tepedeki son düzlükteyim. Sarı renkli bir şemsiyenin gölgesine sığınmış bir “oturan Buda” heykeli karşılıyor. Her şeyi gören gözleri, ovadakilere “herşeyi görüyorum” mesajını mı vermek istiyor? bilemiyorum. Göğsündeki sapsarı kuşak tertemiz. Yüzyılların taşta bıraktığı izler ve sapsarı bir kumaş parçası, çok müthiş bir armoni.
Banyan ağaçlarının gölgelediği, doğal klimalı, harika bir huzur ortamı. Uzun bir dinlenme molası zamanı.
FARUK BUDAK / Temmuz 2002
