BURMA’DAKİ TÜRK ESİRLER
Sırt çantamı yüklenme zamanı. İki blok ilerideki Phin U Lwin’e giden pikap araçların durağına geliyorum. Fazla beklemeden aracın arkası doluyor. Tek yabancı olduğum için gözler benim üzerimde. Paraları toplayan genç çocuk, 800 kyat istiyor. Hemen gülümseme ile karışık itiraz edip fiyatın 500 kyat olduğunu bildiğimi söylüyor ve 500lük bir banknot uzatıyorum. İtiraz yok.
Yolda dört kez askeri kontrol noktasından geçiyoruz. Bir tanesi çok ciddi kontrollerin yapıldığı bir yer. Ağaçtan yapılmış büyük bir sundurmanın altında dört aracın yan yana durabileceği dört peron var. Bu peronların her birinden merdivenle çıkılan üst platformlardan kolayca kamyonların üzerine geçiliyor. Uzun menzilli tüfekler taşıyan askerlerin görüntüsü alışılagelmişin dışında, çok farklı.
Bir an için, ister istemez kendimi üçüncü dünya ülkelerinden birinde yolculuk yapan beyaz bir fotoğrafçı gibi hissediyorum. Aklıma “Salvador” filmindeki fotoğrafçı çocuk geliyor. Çok farklı bir duyguydu o geçiş noktasında yaşadıklarım. İnsan denen varlığın hiçbir öneminin olmadığının çarpıcı bir göstergesi. Yüzde seksen beşlik bir karşı oya rağmen hala iktidarını sürdüren ve seçimleri geçersiz sayan bir askeri hükümetin topraklarında daha neler beklenebilir ki?
Üç saate yakın süren yolculuğun sonunda Phin U Lwin’a varınca, şoför kalacağım oteli sorarak tam önünde indiriyor. Çok teşekkürler dostum. Otelin lobi ve koridorlarının görüntüsü ilk başta biraz hayal kırıklığı yaratıyorsa da odalar ve banyo tertemiz.
Kayıt işleminden sonra otel sahibi ile buraya gelişimin asıl sebebi üzerine konuşuyorum. Birinci Dünya Savaşı sırasında Suriye ve Filistin cephelerinde esir düşen bir grup Türk askeri, İngilizler tarafından Burma’ya getirilerek buradaki bazı yapıların inşaatında çalıştırılıyor. Elimdeki rehber kitap Phin U Lwin’deki sömürge döneminden kalma birçok binanın Türk savaş esirleri tarafından yapıldığını yazmakta.
Otelin sahibi böyle bir şeyi hiç duymadığını söylüyor ama rehber kitapta yazılı olan bölümü okutunca benden on–on beş dakika müsaade isteyip gidiyor. Geri döndüğünde de haklı olduğumu, mezarlığın buradaki Botanik Bahçeleri yakınında bir yerde olduğunu öğrendiğini söylüyor.
Yemek sonrası yürüyerek Botanik Bahçelerine gidiyorum.
Yolda birkaç kez doğru yolda olup olmadığımı kontrol için soruyorum. İki bisikletli genç beni götürmeyi öneriyorlar. Bir kavşaktan sonra sıkça asker ve polis görmeye başlıyoruz. Bir şeyler ya da önemli birileri olmalı buralarda. Nedense yabancı olmam onları hiç ilgilendirmiyor. Yağmur yağmaya başlayınca yakındaki ilk seraya giriyorum. Çeşitli çiçek ve yerel şarapların satıldığı bir yer. Şansıma İngilizceyi iyi konuşan genç bir kız çıkıyor karşıma. Mezarlıktan bahsediyorum. Hiç bilgisi olmadığını, biraz beklersem patronunu çağırabileceğini söylüyor. “Tabi ki beklerim” diyorum. Dışarıdaki yağmur daha da şiddetleniyor.
Patron, yaşlı bir adam. Anlaşılır bir İngilizcesi var. 1965’ten beri buradaymış. Tam karşımızdaki yapay gölün kazılması sırasında esir Türklerin çalıştırıldığını duymuş. Fakat burada kesinlikle bir mezarlık olmadığını söylüyor. Kaldığım otelin sahibini de tanıyor, iyi arkadaşmışlar. Ona telefon etme önerimi kabul ediyor. Şanssızlık, telefon hatları kesik. Nedeni de, ülkeyi yöneten Askeri Cuntanın üç numaralı kişisinin şu an buralarda bir yerde yemek yiyor olmasıymış. Güvenlik nedeniyle kişilerin haberleşme özgürlüğünün kısıtlandığı bir durum. Zaten bu ülkede özgürlük var mı ki?
Lobide otelin sahibi ile karşılaşınca görüştüğüm kişinin ismini veriyorum. O da, mezarlığı bulamamam karşısında hayrete düşüyor. Birlikte buradaki çok yaşlı bir kişinin dükkanına gidiyoruz. Saat Kulesinin karşısında bir saatçi dükkânı. Meydana bakan geniş pencerenin arkasındaki masada, gözünde saatçilerin kullandığı tekli dürbün benzeri aletiyle alışıldık ama çok sevimli bir görüntüsü var.
Yaşlı adam kim olduğumu ve ne aradığımı soruyor önce. Türk askerlerinin mezarlığını aradığımı söylüyorum. 1922’de doğduğunu, babasından duyduklarına göre Türklerin karşıdaki camiye namaz kılmak için geldiklerini, ama burada oldukları dönemde hiçbirinin vefat etmediğini, sonradan Aung Lan’a götürüldüklerini, orada çalıştırıldıklarını, oradaki mezarlığı da 1935 yılında gördüğünü anlatıyor. Yanlış adresteyim.
Ertesi sabah.
Sabah serinliğinde, hafif bir yağmurun ıslattığı yolda yürüyerek kasabanın ana caddesine çıkıyorum. Saat Kulesinin arkasındaki “Osmanlı Rest House” yazısı ilgimi çekiyor. Cuma Camisinin giriş kapısı kilitli. İçeriyi görmek için namaz saatinde gelmek gerekiyor demek ki.
İlerlerden bir yerden geri dönüp ana pagodanın yanındaki İngilizce levhası olmayan kahvehane-restoranlardan birine oturarak sütlü bir kahve istiyorum. Bu tür yerlerde kızgın yağda pişirilmiş içi patatesli küçük böreklerden ikram ediliyor. İki tane atıştırıyorum.
Burma’da, halkın bir kısmı elle yemek yemesine rağmen çatal kaşık bulmakta hiç zorluk çekmedim. Ama bıçak asla istememek gerek. Bıçak kullanmıyorlar ve turistler için de yok. Sabah kahvaltısında genelde çorba içiyorlar ama çorbaları bizimkilerden oldukça farklı, içerisinde erişteden türlü türlü sebzeye kadar her şey var.
Kahve molasından sonra otele dönüyorum. Sahibi beni görünce “günaydın” diyor ve koltuklardan birine oturtuyor. Dün çok yardımcı olmuştu bana. Babası Hintli, annesi Burmalıymış ve burada doğmuş. Ben, Hindu olduğunu zannediyordum ama meğer o da Müslümanmış. İnle Gölünden sonra Yangon üzerinden Aung Lan’a mezarlığı görmeye gideceğimi söyleyince Bagan’a gitmemin daha az zaman kaybettireceğini söylüyor. Bu güzel fikir. Gölden Bagan’a direk otobüs olduğunu bilmiyordum.
FARUK BUDAK / Haziran 2002
