MYANMAR – Bölüm 2 / BAGAN

yazan Faruk BUDAK

BİR TAPINAK DENİZİNİN ORTASINDA

On beş saatlik otobüs yolculuğundan sonra sabahın ilk ışıklarında Nyaung U köyü bana oldukça hoş ve sempatik geliyor. Köyün otobüs garajında iner inmez, hemen etrafımı çevreleyen meraklı bakışların altında sırt çantamı yüklenirken içsesime kulak vererek Lucky Seven’a yürüyorum. Banyolu temiz bir odayı kyat ile ödemekte ısrar edince rakam 1,9 dolara düşüyor.

 

Eşyalarımı bıraktıktan sonra kahvaltı için bir yerler aramaya çıkıyorum. Turistlere yönelik yerlerin tamamı sabahın erken saatlerinde kapalı. Sonuçta, geniş sundurmalı yerel bir kahvehaneyi tercih ediyorum. Yerler toprak. Birkaç tahta masanın gerisindeki ocakta, odun ateşiyle kaynayan simsiyah çaydanlıklar. Masaların üzerinde yeni kızartıldığı belli un kızartmaları var.

 

Bir sütlü kahve söylüyorum. Arkasından bir tane daha. İnsanların çok az İngilizce bilmesi güzel değil tabi ki. Askeri cunta ile yönetilen, yıllarca dünyadan soyutlanmış, sınırlarını daha on yıl önce yabancılara açmış ve internetin daha giremediği bir ülkede, yine de keyifli bir ortam. Her şey oldukça ucuz, temiz. Bu kadar güzel ve şirin olduğunu bilseydim çok daha önce gelirdim bu ülkeye.

 

Akşam güneşinin ufka doğru yatmaya başladığı saatlerde Bagan’ın en önemli tapınağı Shwezigon’a gidiyorum. Ana yolun kenarından tapınağa doğru giden, iki tarafı sütunlu, uzun bir yürüyüş yolu var. Bu yolu çıkışta kullanırım düşüncesiyle uzun bir yay çizerek Tapınağa batı tarafından yaklaşıyorum. İşte, tahmin ettiğim gibi, akşamüstünün renkleri harika.

 

Bugüne kadar gördüğüm en etkileyici stupalardan biri, altın sarısı rengiyle muhteşem görünüyor. Nereye baksam bir fotoğraf karesi var. Hindu tapınaklarının renk cümbüşü karmaşasına karşın, budist tapınaklarının suskun şiirselliği beni hep etkilemiştir. İçten içe gizli bir ihtişam dolu sadeliğe kaptırıyorum kendimi. Saatlerce oyalanıyorum.

 

Zamanın nasıl geçtiğinin farkında değilim. Kasabaya dönme vakti. Sütunlu yola giden çıkışa yöneliyorum. Ana kapıdan sonra sağlı sollu hediyelik eşya standları var. Paramı, başkentte karaborsada illegal olarak bozdurmuştum. Tekrar aynı riske girmek istemediğimden çok dikkatli harcamak zorundayım. Satıcı kadınlar da çok ısrarcı. “Bugün hiç satış yapamadık, akşam evimize para götürmemiz gerek”. Beni kötü yerimden vurdunuz bayanlar. İstemeye istemeye, almış olmak için bir şeyler bakınıyorum. Güzel ağaç boyama kutular var. İki ayrı standtan birer tane alıyorum.

 

Ertesi Gün.

 

Saat beş buçuk sularında, sabahın ilk ışıkları ile pansiyondan dışarı çıkıp Nyaung U’nun ana caddesinde Old Bagan’a doğru yürüyorum. Genç bir çocuğun kullandığı bisiklet-rikşa yanımda duruverince onca yolu yürümek yerine rikşa keyfini tercih ediyorum. Ama çok kötü İngilizcesi ile pek anlaşabilecek gibi değiliz. Tarzancaya başvurmakta yarar var. Parmaklarla rakamda uyuşuyoruz.

 

Hemen öndeki sepete yerleşiyorum. Çocuk, elinden geldiği kadar sürekli etrafla ilgili bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama anlayabilene aşkolsun. Bu şirin kasabanın bomboş asfalt yollarında pedal çevirmek bile büyük keyif. İki tarafı yemyeşil ve ağaçlarla kaplı asfalt yolda Golden Express Hoteli geçtikten sonra pagodaları görmeye başlıyorum. Old Bagan’ın giriş kapısı sayılabilecek bir küçük köprünün başında rikşadan inmem gerekiyor.

 

“Old Bagan” olağanüstü bir yer. İlk gözüme çarpan büyük tapınağa doğru toprak yoldan ilerliyorum. Maalesef güneş bulutların arasına kaçıveriyor. Biraz evvel bisikleti ile geçerken “hello” diyerek selam veren güzel genç kız meğerse büyük tapınağın etrafına sıralanmış turistik eşya satılan dükkanlardan birinin sahibi imiş.

 

Tapınağın tepesinden tüm ovayı görebileceğimi zannediyorum. Maalesef tepeye çıkışa izin yok. Toprak yolların, yeşilliklerin arasında yürüdükçe karşıma çok farklı mimaride tapınaklar, pagodalar çıkıyor. Burası sanki bir pagoda tarlası. Her yerden pagoda fışkırmış gibi. Küçüklü büyüklü, eski yeni, hepsi bir arada.

 

Asfalt yola çıkıyorum. Çok geniş ve her iki tarafı da çiçeklendirilmiş bir yol burası. İkiyüz metre kadar ilerimde bir grup pagoda daha var. Giriş yolu oldukça bakımlı. Ortadaki pagodanın üst bölümünde bir teras var. Mutlaka içeride bir merdiven olmalı diye düşünüyorum. Buda heykelinin bulunduğu ana salonda yukarıya giden merdiven basamakları görüyorum ama demir parmaklıklı bir kapıyla kapatılmış. Şansım yokmuş diyerek etrafı turluyorum.

 

Arka taraftaki kulübenin önünde oturan ailenin, bolca tanaka (yanaklara sürülen beyaz boyalar) sürmüş genç çocukları, “günaydın” deyince hemen yukarı çıkıp çıkamayacağımı soruyorum. “Tabi, babam buranın bekçisidir” diyor. Anahtarı alıp getiriyor. Merdivenleri birlikte dikkatlice çıkıyoruz.

 

Yukarıdan manzara enfes. Sonsuz bir yeşilliğe karışmış, göğe doğru sivrilen tepeleri ile kiremit kırmızısı renkte yüzlerce pagoda. Enfes bir görüntü. Sanki uzayın derinliklerinde bambaşka bir gezegende gibiyim. İnsan yeryüzünde böyle bir yer olabileceğini düşünemez bile. Sonsuzluk duygusunu insana iliklerine kadar hissettiriyor bu manzara. Çok etkileyici.

 

Hiç tanımadığım, hayatımda ilk kez karşılaştığım bir insandan gelen içtenlik dolu sıcacık bir gülümseme ve sevgi dolu bir “hello”. İster kadın olsun ister erkek, bunu o kadar çok yaşadım ki bu ülkede. Sanki birbirimizi yıllarca tanıyormuş ve yıllarca iyi birer dost olmayı başarabilmişiz gibi yapmacıklık yok, menfaat yok. Caddede, yolda, gelip geçerken, bir tapınağın içerisinde bir anlık göz kontağı. Tek ve gerçek olan, o andaki enerji transferi. Bunun verdiği hazla, her şey daha keyifle devam ediyor.

 

FARUK BUDAK / Haziran 2002

You may also like

error: Content is protected !!
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00