SUDAN’IN SESSİZ MEZARI

yazan Faruk BUDAK

Kenya’da, Dünyanın Son Erkek Kuzey Beyaz Gergedanının Mezarında Öğrendiğim Ders.

 

(Bu yazı, Kenya’da çektiğim birkaç fotoğrafın hikâyesidir. Ama aslında bir gergedandan çok, insanın kendisi hakkındadır.)

 

Kenya’nın kuzey kesimlerindeki Ol Pejeta Koruma Alanı’nın kırmızı toprak yollarında ağır ağır ilerliyoruz. Burası, birçok gezginin hâlâ eski adıyla Sweetwaters diye bildiği özel bir koruma alanı. Akşam safarisi boyunca zürafaları, zebraları, fil ve antilop sürülerini görmüş, fotoğraflıyoruz. Afrika, her zamanki gibi yine cömert davranıyordu.

 

Keyifli bir safari devam ederken şoför rehberimiz telsizini kapatıp aracın hızını yavaşlatıyor ve arkasına dönerek sakin bir sesle konuşuyor:

 

“Şimdi sizi dünyanın en hüzünlü mezarlarından birine götürüyorum.”

 

Bir an birbirimize baktık. İnsan, bir safari sırasında böyle bir cümle duymayı hiç beklemiyor.

 

Ben, karşılaşacağımız hikâyeyi biliyordum. Ancak yol arkadaşlarımın bu duyguyu benim yaşadığım gibi yaşamalarını istediğim için önceden hiçbir şey anlatmamıştım. Onların aklına ilk gelen, yıllar önce kaçak avcılarla çatışırken hayatını kaybetmiş bir korucu ya da Afrika’nın yaban hayatını korumaya çalışırken yaşamını yitirmiş bir bilim insanının mezarıydı.

 

Oysa biraz sonra göreceğimiz mezar ne bir insana ne de sıradan bir hayvana aitti…

 

Araç birkaç dakika sonra duruyor. Etrafta gösterişli hiçbir şey yok. Büyük bir anıt ya da heykel yok. Sadece birkaç ağacın gölgesinde, üst üste yığılmış bir taş yığını ve üzerinde yazılar olduğu belli olan bir taş plaka. Sade bir mezar…

 

Tam bu noktada küçük bir bilgi vermek gerekiyor. Afrika’da yaşayan gergedanlar iki ana türe ayrılır: beyaz ve siyah gergedanlar. Beyaz gergedanların geniş ağızları çimen otlamaya uygundur. Siyah gergedanların ise üst dudakları daha sivridir; çalı ve ağaç yapraklarını kopararak beslenir.

 

Küçük ama ilginç bir ayrıntı daha… “Beyaz gergedan” adını duyunca insan ister istemez renginin beyaz olduğunu düşünür. Oysa ne beyaz gergedan beyazdır ne de siyah gergedan siyahtır; ikisi de gri renk tonlarındadır.

 

Yaygın kabul gören açıklamaya göre, bugünkü Güney Afrika topraklarına yerleşen ilk Hollandalı yerleşimciler, geniş ağızlı bu türe Afrikaanca’da “geniş” anlamına gelen “wyd” adını vermişti. İngilizler ise bu sözcüğü zamanla “white” olarak yorumladı ve bugün bütün dünyada kullanılan “white rhinoceros” (beyaz gergedan) adı ortaya çıktı. Kesin olarak kanıtlanmış olmasa da bu etimoloji en çok kabul gören açıklamalardan biridir.

 

Beyaz gergedanlar da kendi içinde iki alt türe ayrılır: güney beyaz gergedanı ve kuzey beyaz gergedanı. Kuzey ve güney adları, renkle ya da görünüşle ilgili değil; Afrika kıtasında binlerce kilometre boyunca birbirinden ayrılmış iki farklı coğrafyada yaşayan aynı türün iki alt kolunu ifade eder. Bir zamanlar Çad’dan Güney Afrika’ya kadar uzanan bu dev canlılar, zaman içinde iki farklı bölgesel soy hâline gelir. Bugün ise bu soyların yalnızca biri -güney beyaz gergedanı- güçlü biçimde yaşamını sürdürüyor; diğeri ise yeryüzünde kalan son iki dişiyle hayata tutunmaya çalışıyor. Güney beyaz gergedanlarının sayısı bugün hâlâ on binlerle ifade ediliyor. Ancak kuzey beyaz gergedanları aynı şansa sahip olamadı. Ve karşımızdaki mezar, bu alt türün dünyadaki son erkek bireyine aitti.

 

Mezar taşına yaklaşıyorum. Üzerinde tek bir kelime yazıyor. Sudan. İlk bakışta insan, bunun bir ülkeyi ifade ettiğini düşünüyor. Oysa bu, bir gergedanın adı. Dünyadaki son erkek kuzey beyaz gergedan…

 

Bir anda etrafımdaki sessizliği fark ediyorum. Rüzgâr, akasya dallarını hafifçe sallıyor. Uzakta bir grup impala ve onların da ilerisinde bir zebra sürüsü otlamaya devam ediyor. Afrika’nın o tarifsiz sessizliği, burada bambaşka bir anlam kazanıyor.

 

Sudan, 1973 yılında bugünkü Güney Sudan’da doğmuş. O yıllarda kuzey beyaz gergedanları hâlâ Afrika’nın bazı bölgelerinde yaşıyordu. Sayıları azalmaya başlamıştı ama kimse birkaç on yıl sonra yalnızca tek bir erkek kalacağını hayal edemiyordu. Sonra iç savaşlar, silahlar, kaçak avcılar… Paranın vicdandan daha değerli görüldüğü yıllar… Her şey yavaş yavaş değişmeye başladı.

 

Bir diğer ayrıntı ise insanın içini daha da acıtıyordu. Sudan’ın ve onun türünün sonunu getiren şey açlık değildi. Doğal düşmanları da değildi. İnsanların yüzyıllardır peşinden koştuğu bir efsaneydi. Gergedan boynuzu… Yemen ve Umman’da, geleneksel jembiye hançerlerinin en değerli sapları yıllarca gergedan boynuzundan yapılır. Böylesine bir hançer, sahibinin zenginliğini ve toplumdaki yerini gösteren bir prestij simgesidir.

 

Uzak Doğu’nun bazı bölgelerinde ise gergedan boynuzu yüzyıllar boyunca ateş düşürücü, zehir giderici ya da cinsel gücü artırıcı olduğuna inanılan geleneksel ilaçların içinde kullanılır. Oysa bilim insanları yıllardır aynı gerçeği söylüyor: Gergedan boynuzu, büyük ölçüde saçımızı ve tırnaklarımızı oluşturan keratin adlı maddeden oluşuyor. Bugüne kadar da insan sağlığı üzerinde bu inanışları doğrulayacak hiçbir bilimsel kanıt bulunamadı. Bir başka deyişle… Milyonlarca yıldır Afrika’da yaşayan dev bir canlı, büyük ölçüde, insanların gerçek olmayan umutları ve statü tutkusu uğruna yok olmanın eşiğine getirildi.

 

Sudan, öldürülme tehlikesi altında yaşadığı bu topraklardan güvenlik amacıyla Avrupa’ya götürülür. Uzun yıllar Çek Cumhuriyeti’ndeki bir hayvanat bahçesinde yaşar. Bilim insanları son bir umutla onu yeniden Afrika’ya getirirler. Belki kendi topraklarında yeniden ürer düşüncesiyle… 2009 yılında Kenya’ya taşınır. Yanında kızı Najin, torunu Fatu ve diğer birkaç kuzey beyaz gergedanı ile…

 

Bilim çevreleri nefesini tutmuş bekliyordu. Ama beklenen mucize gerçekleşmedi. Önce erkeklerden biri öldü. Sonra diğeri… Yıllar geçtikçe Sudan yalnız kaldı. Artık dünyanın son erkek kuzey beyaz gergedanıydı. Bu cümleyi duymak bile insanın içini ürpertiyor. “Dünyanın son…” Doğada böyle ifadeler olmamalı. Milyonlarca yıldır yaşamış bir canlı, bizim ömrümüz kadar kısa bir zaman içinde yok olmanın eşiğine getirildi.

 

2018 yılına gelindiğinde Sudan artık çok yaşlanmıştı. Bacakları onu taşımıyordu. Enfeksiyonlar artmıştı. Veterinerler, onun sadece acı çektiğine karar verdiler. Ve 19 Mart 2018’de onu sonsuz uykusuna uğurladılar. O gün yalnızca yaşlı bir gergedan ölmedi. Sudan ile var olan bir umut da toprağa verildi.

 

Tam ayrılacakken rehberimiz, “Gelin,” diyor. “Biriyle daha tanıştıracağım sizi.” Safari aracımıza tekrar biniyoruz.

 

Birkaç yüz metre ileride geniş bir alanda iki gergedan otluyor. Biri Najin. Diğeri Fatu. Sudan’ın kızı ve torunu. Dünyada kalan son iki kuzey beyaz gergedanı… Yanlarında silahlı korumalar var. Yirmi dört saat… Yılın her günü… Çünkü artık onları kaybetme lüksümüz yok. Ama acı gerçek şu: İkisi de doğal yollarla yavru sahibi olamıyor.

 

Tam burada hikâye yeniden yön değiştiriyor. Bu kez sözü “bilim” alıyor. Rehberimiz, dünyanın farklı ülkelerinden gelen bilim insanlarının yıllardır burada çalıştığını anlatıyor. Fatu’dan belirli aralıklarla yumurta hücreleri alınıyor. Sudan’dan ve yıllar önce ölen diğer erkek kuzey beyaz gergedanlardan dondurularak saklanan spermler kullanılıyor. Laboratuvarda embriyolar oluşturuluyor. Ardından bu embriyolar, taşıyıcı anne olmaları için güney beyaz gergedanlarına transfer edilmeye çalışılıyor. Bir anlamda insanlık, yok ettiği bir canlıyı yine kendi bilgisiyle geri getirmeye uğraşıyor.  Ne büyük bir çelişki… Bir elimizle yok ediyoruz. Diğer elimizle kurtarmaya çalışıyoruz.

 

Koruma alanından ayrılırken aracımdan son kez arkama bakıyorum. Sudan artık bu dünyada değil. Ama hikâyesi yaşamaya devam ediyor. Belki bir gün bu topraklarda yeniden küçük bir kuzey beyaz gergedan koşmaya başlayacak. Belki laboratuvarlarda büyütülen küçücük bir embriyo, milyonlarca yıllık bir soyun yeniden başlangıcı olacak. Bunu bugün hiçbir bilim adamı kesin olarak bilemiyor. Ama bildiğim bir şey var. Bugün Afrika bana vahşi yaşamdan çok, insanın kendisini anlattı. Çünkü bazen bir mezar taşı, bir müzeden, bir kitaptan ve uzun konferanslardan çok daha güçlü bir ders verebiliyor. Sudan’ın mezarından ayrılırken içimden tek bir cümle geçiyordu: Doğa, bizden nefret etmiyor. Hâlâ bize bir şans daha vermeye çalışıyor. Asıl soru şu: Bu kez onu dinleyecek kadar bilgeleşebilecek miyiz?

 

Aracımızda ilginçtir, kimse konuşmuyordu. Oysa sabah saatlerinde yol boyunca aynı aracın içinde kahkahalar yükseliyordu. Safari sırasında da birimiz fil gördüğünde heyecanlanıyor, diğerimiz zürafaların fotoğrafını çekmeye çalışıyordu. Şimdi ise herkes sessizdi. Motorun uğultusu ve lastiklerin kırmızı toprağın üzerinde çıkardığı sesler dışında hiçbir şey duyulmuyordu.

 

Camdan dışarı bakıyorum. Az önce önünden ayrıldığımız mezar artık görünmüyor. Ama zihnimde hâlâ orada duruyor. Kendi kendime düşünmeye başlıyorum. İnsan gerçekten çok garip bir canlı. Bir taraftan bir gergedanı, sadece birkaç kilogram gelen boynuzu için öldürebilecek kadar acımasız olabiliyor. Diğer taraftan ise dünyanın dört bir yanından bilim insanlarını bir araya getirip, milyonlarca dolar harcayarak aynı türü yeniden hayata döndürmeye çalışıyor. Yok eden de biziz, kurtarmaya çalışan da… Belki de bu yüzden doğa bizi hiçbir zaman tam olarak anlayamayacak.

 

Sonra aklıma başka bir düşünce geliyor. Acaba Sudan gerçekten son muydu? Yoksa son olan şey, bizim masumiyetimiz miydi? Çünkü bir tür, bir günde yok olmuyor. Önce birkaç tanesi ölüyor. Sonra biraz daha azalıyor. İnsanlar alışıyor. Gazetelerde küçük haberler çıkıyor. “Sayıları yüzün altına düştü…” “Artık yalnızca elli tane kaldı…” “Son on birey…”

 

Ve bir gün biri çıkıp şöyle diyor: “Dünyada sadece bir tane kaldı.” İşte o cümle söylendiğinde aslında her şey çoktan bitmiş oluyor. Sudan öldüğünde Afrika’da insanlar ağladı. Haber kanalları günlerce onu konuştu. Belgeseller çekildi. Anma törenleri yapıldı. Oysa belki de ağlamamız gereken gün, son erkek kaldığında değil; sayıları hâlâ binlerle ifade edilirken ilk kaçak avcı tetiğe bastığında olmalıydı.

 

Doğa bize her zaman küçük uyarılar gönderiyor. Kuruyan bir göl, kesilen bir orman, sessizleşen bir kuş, azalan mercan resifleri, yok olan kelebekler… Biz ise çoğu zaman ancak sonuncusu öldüğünde fark ediyoruz.  Belki de en büyük problemimiz bu. Kaybetmeden değerini anlayamıyoruz.

 

Aracımız koruma alanının kapısına yaklaşıyor. Rehberimiz gülümseyerek bize el sallıyor. O ise yarın yine buraya gelecek. Yine Sudan’ın mezarını gösterecek. Yine aynı hikâyeyi anlatacak. Belki yüzlerce kez… Belki binlerce kez… Ve umarım her anlattığında, dinleyenlerden en az biri eve yalnızca güzel safari fotoğraflarıyla değil, biraz daha değişmiş bir insan olarak döner. Çünkü seyahatin gerçek amacı, yeni yerler görmek değildir. Yeni bir insan olarak geri dönebilmektir.

 

Bu koruma alanına ilk gelişim bundan yaklaşık yirmi yıl önceydi. O gün de aynı kırmızı toprak yollarda dolaşmış, aynı akasya ağaçlarının gölgesinde durmuş, Afrika’nın aynı rüzgârını hissetmiştim. Ama o yıllarda Sudan henüz burada değildi. Ne mezarı vardı ne de dünyanın onu tanımasını sağlayacak o hüzünlü hikâyesi…

 

Yıllar sonra aynı yere tekrar geldiğimde ise, bu kez beni bambaşka bir Afrika karşıladı. Aynı topraklardı… Ama artık o topraklarda yalnızca vahşi yaşamın değil, insanlığın en büyük pişmanlıklarından birinin de sessiz izleri vardı. Belki de bu yüzden bazı yolculuklar yalnızca yeni yerler göstermez. Aynı yere yeniden gitmenin de insana öğreteceği çok şey vardır.

 

Bazen bir ülkeye değil, aynı yere ikinci kez gitmek gerekir. Çünkü değişen yalnızca coğrafya değildir. İlk ziyaretimde Sudan burada değildi. İkinci ziyaretimde ise yalnızca kendisi değil, bir alt türün kaderi de bu toprağa emanet edilmişti. O gün anladım ki bazı yolculukların değeri, yeni yerler görmekte değil; aynı yere yıllar sonra yeniden döndüğünde nelerin değiştiğini fark edebilmektedir.

 

Koruma alanından ayrılırken cebimde hiçbir hatıra eşyası yoktu. Ama zihnimde ömür boyu taşıyacağımı bildiğim görünmez bir yük vardı. Bir mezar taşı… Üzerinde tek bir isim… Sudan. Ve o isim bana Afrika’dan çok daha büyük bir gerçeği fısıldıyordu: Bizler, bu gezegenin sahibi değiliz.

 

Bizler, bizden sonra gelecek nesiller adına emanetçisiyiz. Eğer bu emaneti koruyamazsak, bir gün çocuklarımız hayvanları yalnızca kitaplarda değil, vicdanımızın eksik sayfalarında da aramak zorunda kalacak. İşte o zaman kaybolan sadece bir gergedan olmayacak. İnsanlığın en değerli yanı da onunla birlikte sessizce toprağa gömülmüş olacak.

 

***

Yazarın Notu

 

Bu yazıda yer alan Sudan’ın mezarı ile Najin ve Fatu’ya ait fotoğraflar, Kenya’daki Ol Pejeta Koruma Alanı ziyaretimiz sırasında tarafımdan çekilmiştir. Kuzey beyaz gergedanını laboratuvar ortamında yeniden yaşatmaya yönelik bilimsel çalışmalar ise bu yazının kaleme alındığı tarihte hâlen umut verici bir şekilde devam etmektedir.

Pandemi döneminin en belirsiz günlerinde, bu yolculuğun gerçekleşeceğine inanan; klasik safari rotalarının dışına çıkan bu sıra dışı keşifte bana güvenen ve her aşamada yanımda olan değerli safari yol arkadaşlarıma gönülden teşekkür ederim. İçlerinden biri ne yazık ki bugün artık aramızda değil. Bu satırları ona da bir vefa borcu olarak ithaf ediyorum.

 

Eğer onların kararlılığı olmasaydı, belki de kuzey beyaz gergedanı Sudan’ın sessiz mezarına hiç tanıklık edemeyecek; onun soyundan geriye kalan son iki canlı, Najin ve Fatu’yu kendi objektifimden görüntüleyemeyecek ve bu satırlar hiç yazılamayacaktı.

You may also like

error: Content is protected !!
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00