SUYUN ÜZERİNDEKİ HAYAT
Akşam 19da başlayan yolculuk öncesinde karnım acıkmaya başlamıştı ama bir Güneydoğu Asya şehrinde otobüs garajının nasıl olabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Karın doyurma işini otobüsün ilk molasına bırakınca saat gecenin on buçuğu oluveriyor. Mola yerindeki menü çok kısıtlı. İçerisinde kızartılmış yerfıstığı olan lapa pilav (plain rice) ve dünyanın bu yöresinde ilk kez bu kadar cılızına denk geldiğim bir tavuk butu. Yer kalmadığı için masama oturan Burmalı iki genç kızdan biri geleneksel çay servisimi de yapınca keyfime diyecek yok doğrusu.
Buraya kadar tuvalet hariç her şey iyi giderken Çin malı otobüsümüzün vites arızası çıkarması ve molamızın uzamaya başlaması can sıkıcı. Dilerim Inle Gölü yerine burada sabahlamak zorunda kalmayız. Bu arada sivrisinekler de hücuma başlıyor.
Bu ülkenin en az yüzyıl geri kalmış hali, bazı geleneksel değerlerin hala korunuyor olması çok hoşuma gidiyor. Dolaştıkça keyif alıyorum.
Sabah beş sularında muavinin “Inle” diye bağırması ile yerimden fırlıyorum. Ortalık hafifçe ağarmış. Daha yerimden kalkar kalkmaz “taxi, sir” diyen bir suratla karşı karşıyayım. Uykumun arasından fırlamışım zaten, bir de koltuğumun dibinde bir taksici görünce sinirlenmemek elimde değil. İnip sırt çantalarımla yol kenarına geçiyorum.
Yine etrafımda 4–5 kişi. Bir tanesi sürekli, nereye gideceğim, nerede kalacağım, ucuz taksi ister miymişim diye soruyor. El işareti ile ağzımı kapatarak susmasını işaret ediyorum. Etrafıma bakabilme şansını yakalayınca biraz ilerideki T kavşakta “Inle Lake” okunu görüyorum. Çantalarımı yüklenip biraz yürüdüğümde yol kenarındaki ağaçlar nedeniyle göremediğim, müşteri beklemekte olan pikap aracın şoförüne “geliyorum” diye el sallıyorum.
Hemen hareket ediyoruz. Yolda lastiğimiz patlıyor. Zorunlu molada pirinç tarlalarının, sazdan kulübelerin, su kanalının, üzerindeki küçük geleneksel teknelerin görüntüsüyle keyifleniyorum bu güzelim Burma sabahında. Kendimi yine, sanki evimdeymişim gibi rahat hissediyorum.
Pikaptan indiğimde bisiklet-taksicilerin çok düşük bir fiyat istemeleri, otellerden komisyon alabileceklerini düşündürüyor. Elimdeki haritaya göre 250–300 metre olan yolu yürüyerek kalacağım pansiyona geliyorum. Kısa ve kesin zaferli bir oda pazarlığı, en azından iyi bir yemeği bedavaya getiriyor. Göl turu için tek başıma tekne kiralamak benim için oldukça pahalı. On beş dakika sonra otelde kalan bir çiftle tura çıkacağız. Masrafları azalacağından onlar için de uygun.
Teknemiz ince uzun, on iki metre boyunda bir tekne. Yan yana iki kişi oturamayacak kadar dar. Arka taraftaki motorun uzun şaftı, dışarıya suya paralel olarak uzanıyor. Gölün derin olmaması böyle bir düzenlemeyi zorunlu hale getiriyor. Pervanenin arkadan havaya püskürttüğü suyun görüntüsü müthiş.
Tekneyi kullanan çocuk, gölün tabanında yetişen özel bir yosunu çıkartan bir köylünün teknesi etrafında turlarken, zorlukla anlaşılan İngilizcesi ile bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Köylü, elindeki uzun bambu sopa ile gölün belki bir metre kadar olan tabanından çıkardığı bu bitkiyi kendisine tarla yapmak için kullanıyormuş. Bambu kazıklarla ayırdıkları bir-birbuçuk karış genişliğindeki şeritlere önce bu bitkiyi, daha sonra da yine gölün tabanından çıkardıkları çamuru dolduruyorlar.
İnle Gölüne has enteresan şeylerden biri de, köylülerin ince uzun kayıklarını suda ilerletmek için kullandıkları küreği sağ ayakları ile çekmeleri yöntemi. Küçük teknenin en arkasında ayakta durarak hem önlerindeki engelleri kolayca görüyor hem de daha kuvvetle küreğe yüklenebiliyorlar. Hareket, kendi içerisinde yarım dairelik burgular olan bir öteleme hareketi.
Gölün üzerine kurulmuş, Venedik misali köyün evleri arasında dolaşıyoruz. Bulaşıklar, çamaşırlar hep evlerin iskelelerinde yıkanıyor. Tuvaletler de göle boşalıyor. Bizler için kabullenmesi oldukça zor bir olay. Üç köyde de farklı farklı el işleri atelyeleri var. İlkinde gümüş takı, ikincisinde ipek dokuma, üçüncüsünde de puro ve sigar yapılan atelyeleri dolaşıyoruz.
Öğle yemeği için göl üzerindeki restoranlardan birine gidiyoruz. Yerleşim yerlerinden uzak, çok temiz bir yer Ann’s restoran. Teknemizi mavi renkli geleneksel giysiler içindeki genç bir garson karşılıyor. Garson genç kızlar da aynı elbiseler içindeler. Hepsi çok saygılılar. Fransızlar masalarına davet ediyor.
Göl, harika bir yer. Bir gölün nimetlerinden bu kadar yoğun biçimde yararlanıldığını ilk kez burada görüyorum. İnanılması güç ama gölde domates yetiştiriyorlar. Çok enteresan. Bunun nasıl yapıldığını ve sonuçlarını domates tarlalarını dolaşırken, daha doğrusu tekne ile gezerken daha iyi anlıyorum. Düzgün sıralar halindeki tarlalarda domates toplama işlemi yine teknelerle yapılıyor. Yetişen domates, kırk milyonluk Burma’nın neredeyse tüm ihtiyacını karşılayacak kadar bol.
Saat 19:15. Güneş, bu akşamüstü saatlerinde koyu renklere bürünmüş muson bulutlarının arasından kendini çok güzel gösteriyor. Kanal boyunca dolaşıp fotoğraf çekerken laf atanlarla da sohbet ediyorum. Arkadaş canlısı insanlar.
FARUK BUDAK / Haziran 2002
