MYANMAR – Bölüm 6 / AUNG LAN

yazan Faruk BUDAK

BURMA’DAKİ TÜRK ŞEHİTLİĞİ

Sağımda dolunay. Gecenin karanlığında şehitlerimizin mezarlığını bulabilmek için Aung Lan’in bilinmezliğine doğru gidiyorum. Rehber kitabımın bile bahsetmediği bir yer. Sürprizlere hazırlıklıyım…

 

Muavinin ”Sir, Aung Lan” diye uyandırışı ile fırlıyorum. Kasabanın ana caddesinde sırt çantalarımla birlikte yalnız başımayım.

 

Yine şanslıyım. İndiğim noktadan sadece otuz metre kadar ileride bir “Guest House” yazısı görüyorum. 12-13 yaşlarında iki çocuk koşarak gelip sırt çantalarıma yardımcı oluyorlar. Pansiyonun sahibi 50-60 yaşlarında, kısa boylu, şişman, gözlüklü, çat pat İngilizce konuşabilen bir Burmalı. Banyolu oda için verdiği rakam oldukça yüksek. Banyosuzların durumu da oldukça kötü. Üçte birlik indirimde el sıkışıp klimalı odayı alıyorum.

 

Ertesi sabah.

 

Bir kahvehanenin kısa taburelerinden birine çökmüş, kahvemi yudumlarken yazmaya çalıştığım satırlar. Burma’ya geldiğim ilk günden beri kafama takılan bir yeri görebildiğim için mutlu ve huzurlu, ama içim buruk ve acı dolu…

 

Nepal’de dolaştığım sırada web sitemin “Soru-Cevap” bölümüne gelen sorulardan birinde, “bu gezi programında niçin Burma’nın yer almadığı” soruluyor, sorunun devamında da, bu ülkedeki “Türk askerlerinin mezarlığından” söz ediliyordu. O sıralarda gündemimde yoğun bir şekilde sadece Tibet vardı. Ayrıca, tamamen karadan yapmayı arzuladığım bu uzun yolculukta, Burma’nın zorunlu bir uçuş gerektiriyor olması nedeniyle bu yazılanlar fazla ilgimi çekmemişti. Tibet vizemi alamayınca, ani gelişen bu durum karşısında alternatif olarak Burma’ya uçmak zorunda kalıyordum.

 

Rehber kitabımın Phin U Lwin bölümünde, İngilizler tarafından esir alınan ve Burma’ya getirilen esir Türk askerleriyle ilgili bir paragraf buluyorum. Kitap, yüksek rakımlı bu tatil kasabasının görülmesi gereken yerleri arasında, askerlerimizin inşa ettikleri kolonizasyon yapılarından ve bir botanik bahçesinden söz ediyor. Ama oraya gittiğimde de asıl mezarlığın Aung Lan’in karşısındaki Thayet Myo’da olduğunu öğreniyordum.

 

Bu durumda tekrar Bagan’a dönüp oradan da yine uzun bir yolculukla Aung Lan’e gitmem gerekiyor. Bu da Burma’daki gezimin başından beri takip ettiğim döngünün en başına dönmem gibi bir şey. Günümüz koşullarında onyedi saatlik bir uzaklık.

 

Aung Lan’in tek otelinde sabah erkenden kalkıp odamı boşaltıyorum. Hotel sahibi çat pat İngilizcesi ile yardımcı oluyor. Bir sonraki durağım olan Yangon için bilet almaya motosikleti ile kendisi götürüyor. Biletin turist fiyatıyla değil, halk fiyatıyla olması için zorluyor. Otobüs saat 21de.

 

Sonra, bir kahvehaneye götürüp kahvaltı ikram ediyor. Sütlü kahve ve üç harika kek. Portakal suyu isteyip istemediğimi soruyor. Şişe gazozlardan olduğu için kabul edemiyorum. Parasını bana ödetmiyor. Sanırım bu yaptığı, otellerde kalan yabancılara kahvaltı servisi zorunluluğundan kaynaklanıyor. Fakat fiyata kahvaltı dahil değil diye anlaşmıştık. İstese bunu yapmayabilirdi.

 

Kahvaltı sonrasında da beni Thayet Myo teknelerinin kalktığı iskeleye götürüyor. Ortada iskeleye benzer bir şey görünmüyor. Yalnız başına tekne tutmak istemediğim için diğer Burmalı köylülerle beraber gideceğimi söylüyorum. Onun yardımı ile ödediğim para, kırk beş dakikalık bir tekne yolculuğu için neredeyse bedava. Kıyı ile tekne arasına uzatılmış bir kalas yardımıyla tekneye geçiyorum. Etraf, nehirde yıkanan yarı çıplak kadınlarla dolu. 

 

Nehir üzerinde püfür püfür esen rüzgârın ayrıcalıklı keyfini yaşıyorum… Hedefime ağır ağır yaklaşıyor olmanın verdiği heyecan tüm benliğimi sarıyor. Aradığımı bulup bulamayacağımın endişesinin yarattığı farklı bir ruh hali içinde öteki yakaya ulaşıyorum.

 

Tekneden inip nehir kenarından köyün meydanına doğru uzanan yokuşu çıktığımda, gördüğüm ilk şey, yolcu bekleyen at arabaları. Biri yolumu keserek nereye gittiğimi soruyor. Bir at arabası sürücüsü olduğunu zannediyorum. Tatlı sert bir şekilde yolumu engellediğini söylüyorum. Adamı geçiyorum ama 4-5 metre ileride koluma yapışıyor. Kolumu işaret ederek, sertçe beni engellediğini ikaz ediyorum. İlk başta söylemesi gerekeni nihayet şimdi söylüyor, “I am from Immigration Office”. Demek ki sorgulanacağız. Böylesine küçük bir yerde böyle bir görevlinin olması biraz garip. “Polisim” demesini daha az yadırgardım.

 

Burma’nın birçok yöresinin yabancılara kapalı olduğunu biliyorum ama, bu yöre için de herhangi bir kısıtlama olmadığını iyi biliyorum. Turistlerin pek uğramadığı bu küçük yöreye niçin geldiğimi anlatmam gerekiyor bu adama. Bir türlü “mezarlığın” ne olduğunu anlamıyor. Uzun uzun, Müslüman ve Hristiyanların ölülerini yakmak yerine toprağa gömdüklerini, bu yere de “cemetery” dendiğini ve burada da Türk askerlerine ait bir mezarlığın olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

 

Beni, bir masa kadar genişlikte, etrafı açık, kulübe gibi bir yere oturtuyor. Etraf meraklılarla dolu. Pasaportum isteniyor. Vizem ve tüm damgalar tek tek kontrol ediliyor. Bu işlemler olurken de bir problem olmadığını, rahatça gideceğimi söylüyor.  Artık bu adamlarla tartışmaya alıştığım için sakin sakin bekliyorum. Pasaportumu da iade etmelerine rağmen hala bekletiyorlar. 4-5 dakika sonra bir arkadaşının yolu göstereceğini söylüyor. At arabası yerine yürüyerek gitmeyi tercih ediyorum.

 

Nihayet yola çıkabiliyoruz. Adam bisikletiyle birlikte 5-10 metre arkamdan geliyor. Mutlaka sivil polis ya da gizli servis görevlisi. Neyse, bu da beni çok fazla ilgilendirmiyor.

 

Thayet Myo’nun evleri sona erip sağımda nehri görmeye başladığım andan itibaren hayatımda yürüdüğüm en güzel yollardan birindeyim. Bu keyfi iliklerime kadar hissediyorum… Sanki daha önce defalarca yürümüş olduğum bir yol…

 

Asfalt yol bitiyor. Hiç konuşmadan, tarlalar arasında devam eden toprak yollarda yavaşça yürüyoruz. Bambu ve sazlardan oluşmuş evlerden oluşan bir köyü geçip ikinci köye geldiğimizde, şüpheli rehberimin aslında gideceğimiz yeri bilmediğini anlıyorum. Köylüler için bir şenlik var sanki. İlkel şartlardaki tekdüze yaşantılarında, belki de ilk defa, köylerine bir yabancı geliyor. Dijital fotoğraf makinamdaki kendi görüntülerine baktıkları andaki şaşkınlıkları harika…

 

Birini çağırıyorlar. 35-40 yaşlarında kısa boylu bir adam telaş içinde koşarak geliyor. İngilizceyi biraz konuşabildiğini söylüyor. Her söylediğime en az üç kere “yes” diyerek cevap veriyor.  Acaba gerçekten anlıyor mu bunu birazdan göreceğim. Sanırım, yanımdakine şehitliğin yerini tarif ediyor.

 

Hiç İngilizce bilmeyen yol arkadaşımla tekrar yola koyuluyoruz. 4-5 ev sonraki açıklıkta köyün ilkokulu var. Küçük çocuklar, fotoğraflarının çekilmesinden korkup kaçışıyor.

 

Beş dakika kadar sonra arkama dönüp baktığımda, biraz evvelki köylü adamın bisikletle bizi takip ettiğini görüyorum. Gelmesi çok iyi oldu. Diğer adamla hiçbir şey konuşamıyoruz. Tarlaların arasında üç ayrı mezarlık olduğunu söylüyor. Bisikletleri bırakarak girmek zorunda kaldığımız ara yol, su birikintisi ve çamur içinde. Çamurlara bata bata yürüyoruz.

 

Bir metre kadar yükseklikteki tuğla duvarın kıyısına geldiğimizde burasının bir Hristiyan mezarlığı olduğunu görüyorum. Alçak duvarlar kireçle boyanmış, bakımlı bir mezarlık. Aradığımız yer burası değil. İkincisine yürüyoruz. Arada en az 500-600 metre kadar yol var. Tarlalar arasında kalan ikinci mezarlığı göstererek yol üzerinde beklememizi söylüyor. Tarladaki bir köylü ile konuşmaya gidiyor. Döndüğünde “burası Asyalılara aitmiş” diyor ve üçüncüsüne gidiyoruz. Burada da duvarlar var, sınırlar belli ama sürülmüş bir tarla ve sağa sola saçılmış yüzlerce tuğla görünüyor. Hiçbir işaret yok. Bir Müslüman mezarlığı böyle olamaz. Büyük bir hayal kırıklığı içindeyim. Yüze yüze kuyruğuna geldim ama aradığımı bulamıyorum. Son anda ikincisini de görmek istiyorum.

 

Bir kağnı arabası yolundan ilerliyoruz. Her iki tarafımızda da güzelce işlenmiş bir tarla var. Uzaktan, yer yer yıkılmış tuğla duvarlarla çevrelenmiş bir yeşilliğin ortasında anıtsal bir yapı görüyorum. Tarlaların ortasındaki kulübelerinin önünde oturan kalabalık aileyi selamlayıp dar patikadan duvarın yıkık bölümüne kolayca ulaşıyoruz. Heyecan içinde ortadaki anıtsal yapıya doğru hızlanıyorum. Yaklaşınca ön yüzünde yazılar olduğunu fark ediyorum. Heyecanım son haddindeyken yazıların en yukarısında “Turkish Text” yazısını okuyorum. Müthiş bir mutluluk. Nihayet aradığım yeri buldum…

 

Türkçe ve Burma dilinde yazılmış, yer yer siyah yazıları dökülmüş kitabede şöyle yazıyor. “Birinci Dünya Savaşında Irak, Suriye, Filistin ve Arabistan cephelerinde Osmanlı ve İngiliz Orduları arasındaki çarpışmalar sırasında İngilizlere tutsak düşerek Burma’ya getirilen ve burada şehit düşen aziz Türk askerlerinin anısına”…

 

Etrafı dolaşıyorum. Yaklaşık seksen metreye seksen metrelik bir alan. Her tarafı yeşil bitkiler kaplamış. Belli ki uzunca bir süredir sahipsiz kalmış. Yuvarlak mezar taşlarında Ali, Osman, Süleyman isimlerini okuyorum. Genelde 1916 yılının Mart, Nisan aylarında bu topraklarda ölmüşler. Tarihlerin bu kadar yakın olmasının nedeni, belki de sıtmaya yakalanmış olmaları.

 

Fotoğraf çekme işlemim sürerken gözyaşlarıma hâkim olamıyorum. Vatandan koparılan bu eski askerler için dökülüyor gözyaşlarım. Köylü rehber “affedersiniz buradakilerden biri akrabanız mı” diye soruyor.  “Hayır, sadece eski bir Türk askeriyim “ diye karşılık veriyorum. 

 

En son yapılacak şey buradaki şehitlerimiz için bir dua okumak. Fatihayı okurken inanılmaz bir ruh patlaması yaşıyorum. Korkunç bir tempo ile yükselen iç enerjimin yaratmaya başladığı bir volkanik patlama öncesinin dinamizmiyle, ruhum bedenime dar gelmeye başlıyor. Kafesi parçalayarak fırlayıp atomik parçacıklara ayrılacağını en yoğun hissettiğim anda duayı yarıda bırakıyorum. Devam edersem çok kötü olacağım. Buna benzer bir deneyimi yine Burma topraklarına çok yakın bir yerde, Tayland’ın batısındaki Kançanaburi şehrinde, Kwai Köprüsünü ilk kez gördüğümde yaşamıştım. Neydi bu yine, neydi ikinci kez yaşadığım bu sıradışı deneyim?

 

Neredeyse yarısını insan boyunu aşan otların kapladığı mezarlığı sessizce terk ediyorum. Yıkık duvarı aşacağım sırada, içsesim durup son bir kez geriye bakmamı söylüyor. Gözlerim ortalarda bir yerdeki bir mezar taşına takılıyor. İçimden bir şeyler akıp gidiyor. Gözyaşlarımın tekrar boşalmasına müsaade etmemek için yavaşça kulübeye doğru yürüyorum.

 

Kulübedeki aile oldukça kalabalık. Kızlarından 12-13 yaşlarında olanı diğerlerine göre oldukça beyaz. Sürekli gülümsüyor. Burmalı kadınların neredeyse tamamı düz saçlı olmasına rağmen onun saçları kıvırcık sayılabilecek derecede. Yüzü belleğimin bir yerlerine takılıp kalıyor. Türkiye’de karşılaşsam rahatlıkla Türk diyebileceğim bir yüz ve tip…

 

Belki bir Türk görevli buraya gelebilir umuduyla bir kâğıda Türkçe bir not yazarak aileye teslim ediyorum, vedalaşıp toprak yolda yürümeye başlıyoruz. Her sorduğuma en az üç kere “yes yes yes” diyen köylü adam rütbemi soruyor. Albay olduğumu söylüyorum. Ama Immigration Officier’in bunun anlamını da bilmediğini ilave ediyorum. Baştan beri benle olan Burmalının da aslında polis olduğunu söylüyor. “Tahmin etmiştim” diyorum, “saklı bir şeyimiz yok, her şey son derece açık” diye de ilave ediyorum. Gülümsüyoruz. Köylü adamla yollarımız ayrılıyor. Rehberliği için bir miktar para veriyorum. Bu iyi kalpli adam olmasaydı çok zorlanacaktım.

 

Çok seviniyor ve tekrar tekrar teşekkür ediyor.

 

Nehrin Aung Lan tarafına geçince, hissettiklerimi sıcağı sıcağına günlüğüme aktarabilmek için oturacak bir yer arıyorum. Açık havada, nehir kıyısındaki derme çatma kahvehanelerden birinde olmak güzel fikir. Tekneden inişimle buraya gelişime kadar geçen süre, belki sadece on dakikalık bir zaman dilimi. Nehir üzerindeyken güneşin altında kavrulmamak için gölge bir yer ararken, şimdi ortalığı toz duman içerisinde bırakan rüzgâr nedeniyle, sokağın karşısındaki kapalı kahvehaneye geçmek zorunda kalıyorum. İlk yağmur damlaları düşüyor ve çok kısa bir süre sonra çılgıncasına yağmaya başlıyor.

 

Saat 20 suları. Aşağıdaki küçük marketin sahibi de benim pansiyoncu. Ben istemeden buzdolabından bir “orange” çıkartıyor. İkinciyi içme ısrarını kabul edemiyorum. Artık ayrılma zamanım geldi. Meşrubat parasını ödemek istiyorum, çok az İngilizcesi ile “olmaz, sen benim arkadaşımsın” diyor. Türk askerlerinin yattığı bu Asya topraklarında defalarca duyduğum “my friend” sözcüğü ilk kez böylesine ruhumun derinliklerine dokunuyor. Aşırı duygulandığım bir an. Gözlerim doluyor. Dünden beri benim için çok şey yaptı şu adamcağız. Acaba gerçekten arkadaş mıyız, ya da ben onun arkadaşı mıyım?

 

FARUK BUDAK / Haziran 2002

You may also like

error: Content is protected !!
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00