HİPOLARIN KASABASINDA GÜN BATIMI
Bu sabah Drakensberg’den ayrılıyorum. Yaşlı siyah bayan garson yine inanılmaz derecede sempatik ve şakacı. Vedalaşıp ayrılıyoruz.
BazBus minibüsü onbeş dakika gecikme ile geliyor. Yol boyunca, seksenlerin çok sevdiğim müziklerini çalan Radio East Coast’ı dinliyoruz. Durban’a varışımız gece karanlığına kalıyor. Otelim gerçekten kendimi evimde gibi hissedebileceğim bir yer. Ahşap bir yatağın bulunduğu şömineli bir odada kalıyorum.
Ertesi Gün:
North Beach’e gidecek iki genç sörfçü ile ”Shuttle minibus”ün iki dolarlık ücretini paylaşıyorum. Çok güzel bir plaja geliyoruz. Uzun kumsalın ardında duşlar, yürüyüş yolları, kafeler, restoranlar ve büyük havuzlar var. Polisler sürekli devriye geziyor. Ortamın çok da güvenli olmadığını hissediyorum.
Denize doğru uzanan uzun iskelelerden birine yürüyüp sörf yapan gençleri izliyorum bir süre. Sonra, şehir merkezine yürüyorum. West Street’in sonuna kadar yürüyüp oradan Indian Market (Hint pazarı) tarafına geçiyorum. Büyük bir cami ve çevresinde çok sayıda Hint asıllı Müslüman var. Bir süre Victoria Market civarında dolaşıyorum. Ortalıkta çok az beyaz var. Hediyelik eşya dükkânlarında zebra postları dikkatimi çekiyor.
Öğleden sonra yine plaj bölgesindeyim. Kumsala paralel olarak uzanan yürüme bandının yakınındaki bir bankta oturuyorum. Modern giyimli Hint asıllı bayanların çokluğu dikkatimi çekiyor. Sari yerine daha çok blucin giymeyi tercih ediyorlar. Bu görüntüler Güney Afrika’dan Sudan’a kadar olan Hint Okyanusu sahili boyunca sık sık Hint asıllılarla karşılaşacağımın ilk sinyalleri…
Dilencilerden rahat yok. Sörfçü gençlerle buluşma saatine kadar plaja inip güneşlenmeyi tercih ediyorum.
Ertesi Gün St Lucia Milli Parkında:
Minibüste Suzan, bir Japon, bir İsviçreli, bir Hint asıllı İngiliz ve ben varım. Milli parktaki plajlardan birine doğru gidiyoruz. Çamların ardındaki kum tepelerini aşınca, karşımıza harika bir kumsal çıkıyor. Deniz çok dalgalı. Sudaki küçük kayalıklar bile küçük kırmızı toplarla işaretlenmiş. Suya girip biraz şnorkelle dolaşıyorum. Deniz bana göre soğuk, sudan çıkıp güneşlenmek daha keyifli. Denizin diğer tarafında Antarktika’nım olduğunu bilmek insanı üşütüyor.
Greater St. Lucia Wetland Parkı, Güney Afrika’nın ilk UNESCO Dünya Doğa Mirası alanı. Mercan kayalıklarından bataklıklara, kıyı ormanlarından göl sistemlerine kadar son derece farklı ekosistemleri barındırıyor. Aynı zamanda Afrika’nın güneyindeki en büyük su aygırı topluluklarından birine ve yüzlerce timsaha ev sahipliği yapıyor.
Yüzmenin ardından otele dönüyoruz. Şoförümüz yolun ortasında fil pisliği görünce duruyor, hepsini bir naylon torbaya dolduruyor. Kaynatıp ilaç yapacakmış!
Saat on yedi sularında güneşin batışını ve hipopotamları izlemeye gidiyoruz minibüsle. Rehberimiz Schon timsahlara karşı çok dikkatli olmamızı ikaz ettikten sonra nehir boyunca ağaçlıkların arasından yürüyoruz. Yerler, iri iri yengeç delikleri ile dolu. Bir ağaç altına çöküp beklemeye başlıyoruz. İki yüz metre kadar ileride suyun içinde üç tane hipo var. Bize doğru gelmelerini beklerken, karşı sahile yönelip uzaklaşıyorlar. Hipoları yüzlerce metre uzaktan da olsa görmüş olmak bizi heyecenlandırıyor. Zimbabwe Mana Pools’da hipolara neredeyse on metre, Tanzanya’da Ngorongoro’da da beş metre kadar yaklaşacağımı şu an tahmin bile edemezdim.
Schon, bize kıyıya çıktıkları yerleri gösteriyor. Bu izlerin bizi kasabanın asfalt sokaklarına götüreceğini söylüyor. Schon, bazı gecelerde kasabanın sokaklarında dolaşan hipolar gördüğünü anlatıyor.
Otele döndüğümüzde akşam yemeği için İrlandalı Suzan’dan “birlikte ızgara yapalım” önerisi geliyor. İsviçreli genç Flo da bize katılıyor, markete gidip ızgaralık tavuk alıyoruz. Markette, bizim yeşil salatamızın “Greek Salad” olarak satılıyor olması şaşırtıcı geliyor bana. Tavuk ve salatalık malzeme alıp dönüyoruz. Schon ateşi yakmış bile. Suzan, ızgara işini benim halledeceğimi öğrenince sevinçten yumruklarını havaya kaldırıyor. Belli ki angaryayı bana yüklediği için çok sevinçli. Ben, Suzan, İsviçreli Flo ve Avustralyalı genç bir sarışın bayan ile keyifli bir akşam yemeği yiyoruz. Avustralyalı bayan daha önce Türkiye’ye gelmiş, İstanbul, Kapadokya, Trabzon, Safranbolu ve Fethiye’yi dolaşmış bir gezgin.
Ertesi Sabah:
Yağmur başlayınca, yürüyüşü erken bitirip otele dönüyorum. Yapacak fazla bir şey yok.
Odamda kitap okurken pencerenin önünden tanıdık bir simanın geçtiğini görüyorum. Hülya bu… Hollanda’da yaşayan Türkiye doğumlu bir Türk kızı. Daha önceki BazBus seyahatim sırasında yolcu listesinde adını görmüş ve o şekilde tanışmıştık. Daha sonra tekrar Drakensberg’lerde karşılaşmış, uzun uzun sohbet etmiştik. Bu üçüncü karşılaşmamız. Hollandalı bir bayan arkadaşı ile seyahat ediyor. Bushlands’ten geliyorlarmış, burada transfer otobüslerini bekleyecekler. Birbirimize bol şans dileyip ayrılıyoruz. Afrika yollarında bir kez karşılaşılan insanların, günler ya da haftalar sonra hiç beklenmedik yerlerde yeniden karşına çıkması, yolculuğun en güzel sürprizlerinden biri.
FARUK BUDAK / Ekim 2002
