DHOWLAR, SARİLER VE GÜNBATIMLARI
Üçbuçuk saat süren hızlı bir yolculuktan sonra Maxixe’e (Makşiş) varıyoruz. Otobüsten inip feribot iskelesine doğru yürüyorum. İnhambane, u şeklindeki körfezin tam karşısında. Aslında karadan bağlantısı da var, ama yol çok uzuyor. Bu yüzden feribotla ya da yelkenlilerle karşıya geçmek çok daha uygun. Uzun iskelenin sonunda bir iki tekne ve yelkenlerini açmış hazır bekleyen bir dhow var. Modern yerine gelenekseli tercih edip kumsala doğru yürüyorum. Dhow’a binmek için suya girmem gerekiyor. Tekne dolu olduğu için, suyun içinde ön tarafa doğru yürürken biraz ıslanıyorum. Cüzdanımı ve önemli şeyleri kontrol ediyorum, hasar yok…
Rüzgârın yelkenleri dolduruşu, ters esen rüzgar nedeniyle zigzaglar çizişimiz, neşeli yerli halkla birlikte keyifli bir yelkenli sefası… Kalacağım yer, büyük katedralin yakınında bulunan bir otel. Hristiyan misyonerliğinin Afrika kıtasındaki simgesi olan katedral, tüm görkemiyle çok uzaklardan bile fark ediliyor.
Nasıl bindiysem yine aynı şekilde suyun içinde inip yürüyorum. Genç bir rahibeye oteli soruyorum. Bizim yalı ya da kordon dediğimiz Waterfront’u işaret ediyor. Yüz elli metre kadar yürüyünce iki katlı oteli görüyorum. İçeride kimse yok. Mutfağa doğru yöneldiğim zaman yüksek sesli müzik yüzünden beni duymayan siyah bir kızla karşılaşıyorum. Yardımcı olup odaları gösteriyor.
Gece çok az uyuduğum için duşun ardından hemen yatağa giriyorum. Uyandığım zaman saat 13. Öğleden sonrayı Tofo’daki plajlara giderek değerlendirmek istediğim için hemen yola çıkıyorum. Yol 45 dakika kadar sürüyor. Etraf hindistancevizi ağaçları, yeşillikler ve palmiye yapraklarından yapılmış dairesel kulübelerle dolu.
Plaj harika. Şile ya da Kilyos sahilinin bir benzeri. Günlerden pazar olduğu için plaj çok kalabalık. Hava çok sıcak. Plaj ile yol arasındaki yüksek kum tepeleri rüzgârı kestiği için yaprak kımıldamıyor. Bu da kızgın güneş altında yürümeyi çok zorlaştırıyor.
Kum tepelerinin üzerinde ahşap bir yapı görünüyor. Kafe olmalı diye düşünüyorum. Sımsıcak kumların üzerinde yürüyorum. Yanılmamışım. Tamamen ahşaptan, Afrika kokan, otantik, sımsıcak bir mekân. Karşımda sonsuzluk hissi veren görünümüyle Hint Okyanusu. Bir soğuk içecek rica edip verandadaki hasır koltuklardan birine yerleşiyorum.
Az ilerideki masada iki genç siyah bayan ile Hint asıllı olduğu belli olan modern giyimli genç bir erkek oturmuş bira içiyorlar. Hint asıllı erkek, sipariş vermek için, seviyesi yüksek bir ıslık çalınca, buna kızlardan birisiyle karşılıklı gülüşüyoruz. Biraz görgüsüzce bir tavır…
Son otobüsü kaçırmamalıyım. Kıyı boyunca, sahilin başlangıcına doğru yürüyorum. Bir ağaç altında gözüme garip bir şey çarpıyor. Yakından bakınca bunun bir köpekbalığı yüzgeci olduğunu fark ediyorum. Uzakdoğu’da böyle bir parçayı asla atmayıp güzel bir köpekbalığı çorbası yaparlardı ama burası Afrika…
Yolun diğer tarafında, bir adam ağaç altında bir şeyler satıyor. Oraya doğru yöneliyorum; köpekbalığı ve manta satıyor. Müşterisi de bol. Pazar öğleden sonra, genci yaşlısı herkes kendinden geçmiş durumda, herkes içkili.
Otobüs geliyor, hemen biniyorum. En öndeki koltuktayım. Birden bir gürültü kopuyor. Dikkatli bakınca, yoldan çıkıp duvara çarpmış bir BMW görüyoruz. Tamponu bırakıp, geri geri çıkıyorlar. Hiçbir şey olmamış gibi gülerek yollarına devam ediyorlar…
Az ileride bir genç, elinde bira şişesi olduğu halde pikabın direksiyonuna geçiyor. Haydi hayırlısı… Gördüğüm bu olumsuzluklara karşın ortam son derece keyifli, her şey yaşamın değişmez bir parçası gibi gayet doğal devam ediyor.
Dönüş yolunda harika bir günbatımına tanıklık ediyorum. Son anları, İnhambane’de yakalayabilir miyim acaba diye merak içindeyim ama geç kalıyoruz. Güneşin batışının hemen ardından başlayan mavi saatlerde Waterfront’ta olabiliyorum. Keyifli bir manzara.
Yemekten sonra otele dönerken, ilginç bir şeyle karşılaşıyorum. Çok uzaklardan, dev silüeti ile dikkat çeken katedralin karşısında, orta yaşlı, kadınlı erkekli bir grup, pazar akşamının ilk saatlerinde araba teybinin düğmesini hatırı sayılır bir şekilde sağa çevirmiş, ellerindeki viski kadehleri ile romantik bir müzik eşliğinde dans ediyorlar. Durup izlemeye değecek kadar güzel bir görüntü. Tertemiz kıyafetli son derece hoş insanlar.
Marketin arkasındaki otobüs duraklarında, Tofo Beach’e gidecek otobüsü bekliyorum. Birden beni olağanüstü heyecanlandıran bir görüntüyle karşı karşıyayım. Meydanın uzak köşesinden, kırmızı sarı renklerdeki enfes sarileriyle iki bayan bana doğru yaklaşmakta. Kendimi bir an Hindistan’da gibi hissediyorum. Burada yaşayan Hintli azınlıktan olmalılar. O güzelim sarilerin içinde pek de güzel olmayan iki esmer yüz. Güney Afrika’daki Hintli nüfus ile buradaki Hint asıllıları karşılaştırdığım zaman buradakilerin geleneklerine daha bağlı olduklarını söyleyebilirim. Ticaretle uğraşıyorlar, dükkanların çoğu onlara ait.
Duş alıp Waterfront’a çıkıyorum. Deniz seviyesi, gel-gitin etkisi ile en az iki metre yükselmiş. Gençler, kıyıya 20-25 metre uzaklıktaki tramplenden parendeler atarak suya atlıyorlar. Çok neşeli bir ortam var. Güneş yavaş yavaş alçalıyor. Harika fotoğraflar alıyorum. Yolun diğer tarafında küçük ama sevimli bir cami var; caminin içine girip, bol bol fotoğraf çekiyorum. Suya atlayan gençlerin yanına geldiğim zaman, Bamboozie’deki kafede karşılıklı gülüştüğümüz siyah genç bayanla karşılaşıyoruz. Beklemediği bir anda karşılaştığımız için çok şaşırıyor. ‘You are here’ diyor. Ayaküstü sohbet ediyoruz.
İnhambane’den Maxixe’ye geçmek için dhow yerine motorlu bir tekneye biniyorum.
Terminal denilen meydan çok kalabalık, ana baba günü. Örgü sepetler, şapkalar, naylon torba, meşrubat, mango, bisküvi satanlar rahat vermiyorlar. Bir köşeye oturup çevreyi izliyorum. Açık havada gürültülü bir şekilde langırt oynayan gençler var.
İnhambane ile Maxixe arasındaki mesafe yalnızca iki kilometre. Buna rağmen iki kıyı arasında sanki görünmez bir sınır var. Aynı körfeze bakıyorlar ama bambaşka ruhlar taşıyorlar.
FARUK BUDAK / Kasım 2002
