ANTIGUA: VOLKANLARIN GÖLGESİNDEKİ ŞEHİR

Guatemala’ya bu kez yalnızca gezmek için gelmemiştim. FABE için yeni bir rota hazırlıyor, otelleri inceliyor, ileride yapacağımız keşif gezisinin programını oluşturmaya çalışıyordum. Bu yüzden elimde her zamanki gibi düzenli tuttuğum gezi notlarım yok. Günlerim oteller, güzergâhlar ve program ayrıntıları arasında geçiyordu.

 

Ama Antigua’yı çok iyi hatırlıyorum. Çünkü bazı şehirleri hatırlamak için not almaya ihtiyaç duymuyorsunuz.

 

Guatemala keşif turumda en çok merak ettiğim yerdeyim; Antigua.

 

Uzun zamandır fotoğraflarından tanıdığım bu şehri, sonunda görecek olmanın heyecanıyla etrafıma bakıyorum.

 

Şehre girerken ilk dikkatimi çeken şey büyük yapılar ya da gösterişli meydanlar değil. Alçak, rengârenk evler… Sarılar, maviler, pembeler, kırmızılar… Birbirine yaslanmış gibi uzanan cepheler ve onların önünden geçen Arnavut kaldırımlı dar sokaklar.

 

Arabadan inip yürümeye başlıyorum. Antigua zaten insana yürümekten başka pek seçenek bırakmayan şehirlerden. Burayı otomobilin camından seyrederek anlayamazsınız. Taşların üzerinde yürümeniz, açık kapılardan avlulara bakmanız, küçük dükkânlara girmeniz, bir kilisenin önünde durmanız gerekiyor.

 

Bir sokağın köşesini dönüyorum.

 

Ve başımı kaldırdığımda Agua Volkanı karşımda.

 

Bir şehrin arkasında yükselen üç bin metreden yüksek bir volkanın görüntüsüne alışık değilim. Üstelik Antigua’nın çevresinde yalnızca Agua yok. Acatenango ve hâlâ aktif olan Fuego da bu olağanüstü coğrafyanın parçaları.

 

Antigua sanki volkanların arasına kurulmuş küçük bir sahne.

 

Biraz ilerlediğimde şehrin en tanınan yapılarından Santa Catalina Kemeri çıkıyor karşıma. Sarı cephesiyle sokağın iki tarafını birbirine bağlayan kemerin altından geçiyorum. Başımı yeniden kaldırdığımda, kemerin arkasında yükselen volkan görüntüyü tamamlıyor.

 

Fotoğraf makinemi kaldırıyorum. Antigua’da insanın bunu sık sık yapması gerekiyor. Çünkü burada yalnızca tarihi yapılar değil, sokakların kendisi fotoğraf istiyor.

 

Antigua’nın bugünkü güzelliğinin arkasında ise oldukça sert bir geçmiş var.

 

İspanyollar tarafından 16. yüzyılda kurulan şehir uzun yıllar Guatemala Krallığı’nın başkentiydi. Kiliseler, manastırlar, saraylar ve büyük evler inşa edildi. Ancak Antigua’nın çevresindeki volkanlar kadar yerin altındaki hareketlilik de hayatın bir parçasıydı.

 

Şehir defalarca depremlerle sarsıldı.

 

1773’teki büyük Santa Marta depremleri Antigua’yı öylesine ağır tahrip etti ki İspanyol yönetimi başkenti bugünkü Guatemala City’nin bulunduğu yere taşımaya karar verdi.

 

Antigua ise geride kaldı.

 

Belki de onu bugün bu kadar özel yapan şeylerden biri bu.

 

Şehir büyüyüp modern bir metropole dönüşmek yerine, geçmişinin önemli bir bölümünü taşlarının arasında korudu. Bugün UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Antigua’nın sokaklarında yürürken kimi zaman restore edilmiş muhteşem bir kilisenin, kimi zaman da depremden geriye kalan bir manastır duvarının önünden geçiyorum.

 

Bazı yapılarda zaman durmuş gibi.

 

Plaza Mayor’a ulaşıyorum.

 

İnsanlar banklarda oturuyor. Sokak satıcıları geçiyor. Çevrede tarihi yapılar, kafeler ve kiliseler var. Bir süre ben de meydanın kenarında durup etrafı seyrediyorum.

 

Antigua’nın bu geçmişini en ilginç biçimde görebileceğim yerlerden birine doğru yürüyorum.

 

Casa Santo Domingo.

 

İlk bakışta lüks bir otel. Ama içeri girince buranın sıradan bir otel olmadığını da iyi biliyorum. Bir zamanlar burada, 17. yüzyılın en büyük manastırlarından biri olan Santo Domingo Manastırı bulunuyormuş. 1773 depremi yapıyı neredeyse tamamen yok etmiş. Yüzyıllar sonra molozların altından çıkarılan manastır ve kilise kalıntıları yok edilmek yerine korunmuş ve modern otel onların arasına yerleştirilmiş.

 

Koridorlardan geçerken bir tarafta otel odaları, birkaç adım ötede yüzlerce yıllık taş duvarlar çıkıyor karşıma. Eski manastırın avlusu, kemerleri, mezarları ve kriptaları hâlâ burada.

 

Geçmişle bugünün birbirinin üzerine değil, yan yana inşa edildiği tuhaf ve etkileyici bir yer.

 

Akşam olduğunda bu kez yemek için yeniden buradayım. Eski manastırın taş duvarlarının çevrelediği bahçede bir masaya oturuyorum. Hava kararmış, taş kalıntılar hafifçe aydınlatılmış.

 

Birkaç saat önce Antigua sokaklarında gördüğüm yıkıntılar şimdi soframın hemen yanı başında.

 

Yemeğimi yerken çevreme bakıyorum.

 

Belki Antigua’yı anlamanın en güzel yollarından biri de bu: Geçmiş burada bir müzenin vitrininde değil; insanların yaşadığı, yürüdüğü, yemek yediği hayatın tam ortasında duruyor.

 

Ertesi sabah yine erkenden sokaklardayım.

 

Burnuma enfes bir kahve kokusu geliyor.

 

Guatemala’dayım ve kahveden kaçmak zaten pek mümkün değil.

 

Antigua’nın çevresindeki volkanik topraklar, yüksek rakım ve iklim kahve yetiştiriciliği için çok uygun. Kentin çevresindeki kahve çiftliklerinde yetiştirilen çekirdekler Guatemala’nın en tanınmış kahveleri arasında.

 

Küçük bir kafeye girip bir fincan Guatemala kahvesi söylüyorum.

 

Seyahatlerde bazı şehirler hafızanıza görüntüleriyle yerleşir, bazıları sesleriyle, bazılarıysa kokularıyla. Antigua’nın benim için kokularından biri kahve.

 

Ama Guatemala’nın çok daha eski bir tadı daha var. Kakao.

 

Kakaonun Mezoamerika kültürlerinde binlerce yıllık bir geçmişi bulunuyor. Mayalar için kakao yalnızca yiyecek değildi; törensel, ekonomik ve toplumsal değeri de vardı. Bugün Antigua’da kakao ve çikolata üzerine küçük müzeler, atölyeler ve dükkânlar görmek mümkün.

 

Ancak beni asıl içine çeken yerler pazarlar oluyor.

 

Tezgâhların arasında dolaşırken Antigua’nın pastel renkleri bir anda çok daha güçlü renklere dönüşüyor.

 

Kırmızılar, morlar, turuncular, sarılar… Dokuma kumaşlar, çantalar, şallar, işlemeler, maskeler, ahşap eşyalar…

 

Guatemala’nın yerli Maya topluluklarının dokuma geleneği hâlâ günlük yaşamın önemli bir parçası. Özellikle kadınların giydiği geleneksel huipillerdeki desen ve renkler yalnızca süs değil; kimi zaman geldikleri bölgeyi ve topluluğu da anlatıyor.

 

Bir tezgâhtan diğerine geçiyorum. Bir kumaşı elime alıyor, dokusuna bakıyorum. Bir başkasında renklerin nasıl yan yana getirildiğini inceliyorum. Seyahatlerde pazarları sevmemin nedeni belki de bu.

 

Bir ülkenin tarihini müzelerde öğrenebilirsiniz ama yaşayan kültürünü çoğu zaman pazarlarda görürsünüz.

 

Antigua sokaklarında yürürken kulağıma sürekli İspanyolca geliyor. Kentte çok sayıda dil okulu olduğunu daha önceden biliyordum. Guatemala İspanyolcasının görece anlaşılır bulunması ve yaşam maliyetlerinin birçok ülkeye göre daha uygun olması nedeniyle dünyanın dört bir yanından insanlar haftalarca, hatta aylarca burada kalıp İspanyolca öğreniyor.

 

Ama Antigua’da öğrenilecek şey yalnızca İspanyolca değil. Şehir insana yavaşlamayı da öğretiyor.

 

Bir kafeye oturmayı…

 

Bir meydana bakmayı…

 

Bir sokağın sonundaki volkanı seyretmeyi…

 

Bir kapının arkasındaki avluyu merak etmeyi…

 

Uzun mola sonrasında akşam yaklaşırken sokaklarda yeniden dolaşıyorum. Güneş alçaldıkça pastel cephelerin renkleri değişiyor. Gün boyunca sert görünen taş duvarlar yumuşuyor. Kafeler dolmaya, meydandaki hareketlilik azalmaya başlıyor.

 

Son kez başımı kaldırıyorum.

 

Volkan hâlâ orada. Yüzyıllardır olduğu gibi şehrin üzerinde sessizce yükseliyor.

 

Antigua’nın neden bu kadar sevildiğini şimdi daha iyi anlıyorum.

 

Burada insanı etkileyen tek bir yapı yok. Tek bir meydan, tek bir kilise ya da tek bir manzara da değil.

 

Taş sokaklar…

 

Yıkılmış manastırlar…

 

Pastel renkli evler…

 

Kahve kokusu…

 

Maya dokumalarının renkleri…

 

Ve bütün bunların arkasında yükselen volkanlar…

 

Antigua’dan ayrılırken insanın aklında bir şehirden çok, bir atmosfer kalıyor.

 

Arkamda giderek küçülen sokaklara bakarken düşünüyorum: Bazı şehirleri gezersiniz. Bazı şehirlerse siz gittikten sonra da bir süre sizinle yürümeye devam eder.

 

Antigua onlardan biri.

 

Faruk BUDAK

Related posts

PERU: MACHU PICCHU’DAN ÇOK DAHA FAZLASI

HAVANA: ZAMANIN BAŞKA TÜRLÜ AKTIĞI ŞEHİR

CHICHÉN ITZÁ: TAŞLARIN ARASINDA SAKLANAN MAYA DÜNYASI