PERU: MACHU PICCHU’DAN ÇOK DAHA FAZLASI

Peru denildiğinde çoğumuzun zihninde önce aynı görüntü beliriyor. Sislerin arasındaki yemyeşil dağlar ve onların üzerine kurulmuş gizemli bir İnka şehri: Machu Picchu. Haksız da değiliz.

 

Dünyada insanı daha fotoğrafını gördüğü anda yola çıkmaya çağıran çok az yer var. Machu Picchu bunlardan biri. Benim için de Peru yolculuğunun en özel duraklarından biri oldu. Ama Machu Picchu başlı başına başka bir hikâye. Onu başka bir yazıya bırakalım.

 

Çünkü Peru’da dolaştıkça fark ettiğim bir şey var: Bu ülkeyi yalnızca Machu Picchu ile hatırlamak, koca bir kitabın yalnızca en ünlü sayfasını okuyup kapağını kapatmaya benziyor.

 

Peru’nun hikâyesi çok daha eski ve çok daha büyük.

 

Lima’dan başlayıp And Dağları’na, Cusco’dan Kutsal Vadi’ye, Titicaca’nın kıyılarına uzandıkça bunun izleri sürekli karşıma çıkıyor.

 

Yolculuğum Lima’da başlıyor.

 

Plaza de Armas’ın ortasında durup çevreme baktığımda ilk karşılaştığım Peru, İnkaların Peru’su değil.

 

İspanyolların Peru’su.

 

Katedral, saraylar, balkonlu kolonyal yapılar…

 

İspanyol fatih Francisco Pizarro 1535 yılında burada yeni bir şehir kurduğunda buraya Ciudad de los Reyes, yani “Krallar Şehri” adını vermişti.

 

Bugün meydanda dolaşırken İspanyol sömürge döneminin izleri hâlâ çevremde.

 

Ama Peru’yu anlamak için kıyıdan ayrılıp Andlara doğru gitmek gerekiyor.

 

Cusco’ya ulaştığımda ise karşıma bambaşka bir şehir çıkıyor.

 

Burası bir zamanlar İnka İmparatorluğu’nun başkentiydi.

 

Plaza de Armas’ta dolaşırken ilk bakışta yine İspanyol kiliseleri ve kolonyal yapılar görüyorum. Biraz daha dikkatli baktığımda ise onların altında başka duvarlar fark ediyorum. İnka duvarları.

 

İspanyollar şehri ele geçirdikten sonra kendi yapılarını çoğu yerde İnka temellerinin üzerine kurmuşlar.

 

Taşların üzerinde bir medeniyet bitiyor, başka bir medeniyet başlıyor.

 

Cusco belki de bu yüzden bana tek bir şehirden çok, üst üste yazılmış iki farklı tarih gibi geliyor.

 

Cusco’nun yukarısındaki Sacsayhuamán’a çıktığımda ise İnka taş işçiliğinin ne anlama geldiğini daha iyi anlıyorum.

 

Karşımda dev taş bloklar var. Bazıları yüz tondan çok daha ağır. Ama beni asıl şaşırtan büyüklükleri değil. Birbirlerine nasıl oturtuldukları. Taşların arasında neredeyse boşluk yok. Harç kullanılmadan, düzensiz biçimlerdeki dev bloklar birbirlerine olağanüstü bir hassasiyetle yerleştirilmiş. Elimi taşlardan birinin birleşme yerine götürüyorum.

 

İnsan ister istemez aynı soruyu soruyor: Bunu nasıl yaptılar? Bu büyüklükteki taşları nasıl taşıdılar? Nasıl şekillendirdiler? Nasıl böylesine kusursuz biçimde bir araya getirdiler? Aradan yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen Sacsayhuamán bu soruların hepsine cevap vermiyor.

 

Belki de etkileyiciliğinin bir kısmı buradan geliyor.

 

Cusco’dan ayrılıp Urubamba Vadisi’ne, İnkaların Kutsal Vadisi’ne doğru ilerliyorum.

 

Dağların arasından kıvrılan yollar, küçük köyler, tarım alanları…

 

Burada İnka uygarlığının yalnızca tapınaklar ve taş duvarlardan ibaret olmadığını daha iyi görmeye başlıyorum.

 

Moray’da karşıma çıkan görüntü ilk bakışta dev bir amfitiyatroyu andırıyor.

 

Toprağın içine doğru inen dairesel teraslar…

 

Basamak basamak aşağıya doğru ilerliyorum.

 

Bu terasların tarımsal amaçlarla kullanıldığı düşünülüyor. Farklı yükseklik ve koşulların oluşturduğu mikroiklimlerden yararlanarak bitkilerin yetişme şartlarını gözlemlemek için kullanılmış olabileceği görüşü oldukça ilginç.

 

İnkalar yalnızca taş ustaları değildi. Tarımı da anlamışlardı.

 

Biraz ileride ise manzara tamamen değişiyor. Maras.

 

Dağın yamacına yapılmış binlerce küçük tuz havuzu güneşin altında farklı tonlarda parlıyor.

 

Buradaki tuzlu su yüzyıllardır dağın içinden gelen doğal bir kaynaktan akıyor. Su küçük havuzlara yönlendiriliyor, güneş altında buharlaşıyor ve geride tuz kalıyor.

 

Yukarıdan baktığımda dağın yamacı beyaz, kahverengi ve pembemsi tonlarda dev bir mozaiğe dönüşüyor.

 

Burası bana Peru’nun yalnızca geçmiş uygarlıkların kalıntılarıyla değil, insanların coğrafyayla kurduğu ilişkiyle de anlaşılması gerektiğini düşündürüyor.

 

Kutsal Vadi boyunca ilerlediğimde Ollantaytambo’ya ulaşıyorum.

 

Bugünkü küçük kasabanın üzerinde İnka terasları yükseliyor. Merdivenleri çıkmaya başladığımda aşağıdaki vadi giderek küçülüyor. Burası yalnızca dini ve törensel öneme sahip bir İnka yerleşimi değil. Aynı zamanda İspanyol istilasına karşı direnişin en önemli sahnelerinden biri.

 

1537’de Manco Inca’nın kuvvetleri burada İspanyollara karşı önemli bir zafer kazanmıştı.

 

Tarihin ilginç tarafı şu: Bugün Ollantaytambo sokaklarında dolaşırken yalnızca arkeolojik bir alanın çevresinde kurulmuş modern bir kasabada yürümüyorum. İnka döneminden kalan sokak düzeninin ve su kanallarının hâlâ yaşamın bir parçası olduğu bir yerdeyim. Geçmiş burada yalnızca dağın üzerindeki kalıntılarda değil. Ayaklarımın altında da devam ediyor.

 

Peru yolculuğu beni daha sonra Titicaca Gölü’ne götürüyor. Deniz seviyesinden yaklaşık 3.800 metre yüksekteyim. Karşımda öylesine büyük bir su kütlesi var ki insan zaman zaman bir gölün değil, denizin kıyısında olduğunu düşünüyor.

 

And dünyasının mitolojisinde Titicaca sıradan bir göl değil. İnka yaratılış anlatılarından bazılarında uygarlığın başlangıcı bu sularla ilişkilendiriliyor. Ama beni burada en fazla etkileyen şey geçmişten çok bugün oluyor.

 

Tekneyle Urosların yaşadığı yüzen adalara doğru ilerliyorum. Adalara ayak bastığımda zeminin hafifçe farklı olduğunu hissediyorum. Çünkü bastığım şey toprak değil. Totora sazı. Evler sazdan. Tekneler sazdan. Üzerinde yürüdüğümüz ada bile saz katmanlarından oluşuyor. Yüzyıllar boyunca gölle birlikte yaşamayı öğrenmiş insanların oluşturduğu sıra dışı bir dünya.

 

Bir süre sonra insanın aklına ister istemez aynı düşünce geliyor:

 

Peru’nun zenginliği yalnızca İnkaların bıraktığı taşlarda değil.

 

Bugün hâlâ yaşayan kültürlerde de saklı.

 

İnkalar gelmeden önce de Peru vardı

 

Peru’da yolculuk ettikçe başka bir yanılgının da farkına varıyorum.

 

Biz Peru tarihini çoğu zaman İnkalarla başlatıyoruz. Oysa İnkalar bu toprakların son büyük uygarlığıydı.

 

Onlardan yüzlerce, hatta binlerce yıl önce başka toplumlar burada şehirler kurmuş, tapınaklar inşa etmiş, çölleri sulamış ve kendi dünyalarını yaratmışlardı.

 

Kuzey Peru’daki Chan Chan bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Chimú uygarlığının başkenti olan bu dev kerpiç şehir, İnka İmparatorluğu bölgeyi ele geçirmeden önce Güney Amerika’nın en önemli kent merkezlerinden biriydi.

 

Bugün Peru’nun farklı bölgelerinde Nazca’dan Moche’ye, Chimú’dan Chavín’e kadar birçok uygarlığın izleri hâlâ duruyor.

 

İşte o zaman Machu Picchu’ya da başka türlü bakmaya başlıyorum. O artık tek başına duran mucizevi bir şehir değil. Binlerce yıllık And uygarlıkları zincirinin en görkemli halkalarından biri.

 

Yolculuğun sonunda zihnimde Peru’yu yeniden toplamaya çalışıyorum.

 

Lima’nın kolonyal meydanları… Cusco’nun İnka duvarları… Sacsayhuamán’ın dev taşları… Kutsal Vadi… Moray’ın terasları… Maras’ın tuz havuzları… Ollantaytambo… Titicaca’nın mavi suları… Ve elbette Machu Picchu.

 

Ama Machu Picchu’yu bu yazının sonunda bile anlatmayacağım. Çünkü bazı yerler birkaç paragrafın arasına sıkıştırılmayı hak etmiyor. Machu Picchu ayrı bir hikâye. Peru ise ondan çok daha fazlası.

 

Bu ülkeden ayrılırken geriye dönüp düşündüğümde, beni en çok etkileyen şeyin tek bir kalıntı, tek bir manzara ya da tek bir uygarlık olmadığını fark ediyorum.

 

Peru’da nereye giderseniz gidin, bugünün hemen altında başka bir zamanın izleri var.

 

Bazen bir İspanyol kilisesinin altında…

 

Bazen dağın yamacındaki bir tuz havuzunda…

 

Bazen yüzlerce tonluk bir taşın birleşme yerinde…

 

Bazen de Titicaca’nın üzerinde yüzen bir avuç sazda…

 

Peru’yu keşfetmek biraz da bu katmanları birer birer kaldırmak demek.

 

 

Faruk BUDAK

Related posts

HAVANA: ZAMANIN BAŞKA TÜRLÜ AKTIĞI ŞEHİR

ANTIGUA: VOLKANLARIN GÖLGESİNDEKİ ŞEHİR

CHICHÉN ITZÁ: TAŞLARIN ARASINDA SAKLANAN MAYA DÜNYASI