Havana’dayım.
Dünyada daha uçağınız inmeden nasıl bir yerle karşılaşacağınızı bildiğinizi sandığınız şehirler vardır. Havana onlardan biri.
Eski Amerikan arabaları… Rengârenk kolonyal binalar… Purolar… Rom… Salsa… Che Guevara… Fidel Castro…
Küba hakkında yıllardır gördüğümüz fotoğraflar zihnimizde öylesine güçlü bir görüntü oluşturmuş ki Havana’ya gelirken insan sanki daha önce gördüğü bir yere gidiyormuş gibi hissediyor. Ama Havana sokaklarına çıktığımda fotoğrafların anlatmadığı başka bir şehirle karşılaşıyorum.
La Habana Vieja’dayım; Eski Havana.
Dar sokaklarda yürümeye başlıyorum. Bir tarafta sarı, mavi, pembe cepheler; diğer tarafta sıvaları dökülmüş, balkonları eskimiş binalar var. Bazıları öylesine güzel ki önünde durup uzun uzun bakmak istiyorum. Bazılarıysa sanki biraz daha yorulursa çökecekmiş gibi.
Sonra bir motor sesi duyuyorum. Başımı çeviriyorum. 1950’lerden kalmış dev bir Amerikan otomobili ağır ağır önümden geçiyor. İşte Havana.
Başka bir ülkede müzede görmeyi bekleyeceğiniz otomobiller burada hâlâ sokaklarda dolaşıyor.
Chevrolet’ler, Buick’ler, Oldsmobile’lar, Ford’lar…
Bazıları neredeyse ilk günkü kadar gösterişli. Bazılarının kaportasında geçen onlarca yılın izleri var. Ama çalışıyorlar.
Bunun yalnızca Kübalıların eski otomobil sevgisinden kaynaklanmadığını kısa sürede anlıyorum. 1959 Küba Devrimi’nin ardından ABD ile ilişkiler hızla bozulmuş, 1960’ların başında kapsamlı Amerikan ambargosu devreye girmişti. Yeni Amerikan otomobilleri ve yedek parçaları ülkeye giremeyince Kübalılar ellerindeki araçları yaşatmak zorunda kaldılar.
Motor değişti. Parça değişti. Olmayan parçanın yerine başka bir şey uyarlandı. Ama otomobil kaldı.
Belki de Havana sokaklarında gördüğüm bu araçlar yalnızca otomobil değil; Küba’nın son altmış küsur yılının dört tekerlek üzerinde dolaşan küçük tarih parçaları.
Yürümeye devam ediyorum.
Bir süre sonra Havana’da beni şaşırtan başka bir şeyi fark ediyorum. Reklam yok denecek kadar az.
Dünyanın büyük şehirlerinde gözümüzün alıştığı dev şirket logoları, elektronik panolar, mağaza zincirleri ve insanı sürekli bir şey satın almaya çağıran görüntüler burada karşıma çıkmıyor.
Onların yerine zaman zaman devrimin izleri çıkıyor.
Bir duvarda Che…
Bir başka yerde devrim sloganları…
Küba Devrimi 1959’da Fulgencio Batista yönetimini devirdiğinde yalnızca hükümet değişmedi. Ülkenin ekonomik ve toplumsal düzeni de kökten değişti. Aradan onlarca yıl geçti. Sovyetler Birliği çöktü. Dünya değişti. Küba da değişti.
Ama Havana sokaklarında devrimin izleri hâlâ duruyor. Bunu yalnızca duvarlarda değil, günlük yaşamda da hissediyorum.
Bir dükkâna girdiğinizde dünyanın başka yerlerinde sıradan kabul ettiğiniz bazı ürünleri bulamayabiliyorsunuz. Küresel markaların egemen olduğu alışveriş dünyası burada çok daha sınırlı.
Bu eksiklik Kübalılarda başka bir yeteneği geliştirmiş gibi geliyor bana: Eldekini kullanmak. Tamir etmek. Biraz daha yaşatmak.
Belki Havana’nın kendisi de böyle. Şehir kusursuz değil. Hatta bazı yerlerde oldukça yorgun. Ama yaşıyor.
Eski Havana’nın meydanları arasında dolaşırken müzik sesi geliyor kulağıma. Küçük bir mekândan birkaç enstrümanın sesi sokağa taşıyor.
Havana’da müziği aramanıza pek gerek yok. Bazen müzik sizi buluyor. Bir kafeden… Açık bir pencereden… Bir sokak köşesinden…
Küba’nın ekonomik güçlüklerini anlatırken insanın kolaylıkla düştüğü bir tuzak var: şehri yalnızca yoksunluk üzerinden okumak. Oysa Havana buna izin vermiyor.
Çünkü birkaç sokak sonra müzik var. İnsanlar konuşuyor. Çocuklar oynuyor. Birileri kapısının önünde oturuyor. Ve hayat bütün güçlüklerine rağmen devam ediyor.
Akşamüstü olduğunda Malecón’a doğru yürüyorum. Havana’nın deniz kıyısı boyunca kilometrelerce uzanan ünlü duvarı.
İlk bakışta gerçekten de yalnızca deniz kenarında uzanan geniş bir yol ve taş duvar gibi görünüyor.
Ama güneş alçalmaya başladığında Malecón değişiyor.
İnsanlar gelmeye başlıyor.
Bir çift yan yana oturuyor.
Biraz ileride birkaç arkadaş sohbet ediyor.
Balıkçılar oltalarını denize uzatmış.
Herkes fotoğraf çekme isteğimi gülümseyerek karşılıyor.
Bir yerden yine müzik sesi geliyor.
Kısa bir mola için ben de duvarın üzerine oturuyorum.
Karşımda deniz.
Arkamda Havana.
Dalgalar zaman zaman duvara vuruyor. Denizden gelen rüzgâr yüzüme çarpıyor.
Gün boyunca gördüğüm şehir şimdi arkamda başka bir ritimde yaşamaya devam ediyor.
Eski Amerikan arabaları…
Yorgun binalar…
Devrim sloganları…
Müzik…
Eksiklikler…
Kahkahalar…
Hepsi aynı şehrin parçaları.
Belki Havana’yı anlamayı zorlaştıran da bu.
Buraya gelip yalnızca güzel eski otomobilleri görürseniz Havana’nın yarısını görürsünüz.
Yalnızca yoksulluğu görürseniz yine yarısını.
Yalnızca devrimi, Fidel’i ve Che’yi görürseniz de öyle.
Havana bütün bunların aynı anda var olduğu bir şehir.
Güneş yavaş yavaş denizin üzerine inerken Malecón’dan şehre son kez bakıyorum.
Bazı şehirler size ne kadar değiştiklerini gösterir.
Havana ise bana ne kadar değişmediğini gösteriyor.
Ama belki asıl soru şu:
Dünya hızla değişirken Havana daha ne kadar Havana olarak kalabilecek?
Faruk BUDAK
