MOZAMBİK – Bölüm 1 / MAPUTO

AFRİKA’YA ALIŞMAK

İki gün önce plajda güneşlenip denize giriyordum, şimdi ise üşüyorum. Hava serin, rüzgâr da sert esiyor. Kısa kollu tişörtleriyle dolaşan bayanları görünce kendimden şüphe ediyorum.

 

Yağmura aldırmadan dışarı çıkıyorum. Güney Afrika’dan gelen demiryolu hattının son durağı olan, Maputo Tren İstasyonu çok farklı bir mimariye sahip, mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri. Resepsiyon görevlisi Mantla, Casa Elepanta’da değişik tekstil ürünleri bulabileceğimi söylemişti ama hiçbiri beni cezbetmiyor. Hemen onun karşısındaki kapalı pazar tam benim mekânım. Mavi önlükleriyle taze balık satmaya çalışan onlarca siyah kadın, sebze, meyve tezgâhları, ağaç oyma heykel satan dükkanlar… Çok canlı, çok ilginç bir yer.

 

Maputo’da, körfezin tam karşısındaki balıkçı köyü Catembe’ye geçiyorum. Küçük bir teknedeyim. Eski, her tarafı paslanmış bir tekne. Yanımdaki siyah genç kız, torbasından çıkardığı muzu soyup kabuklarını denize atıyor. Çok güzel koktu bu öğle yemeği saatinde…

 

Sahilde biraz dolaşıp Maputo’nun Batı yönünden fotoğraflarını çektikten sonra, yakıcı güneş altında kendimi fazla zorlamadan şehre geri dönüyorum. Dönüşte bindiğim tekne çok daha küçük. Brandayla kapatılmış arka bölümdeki oturma yerine geçince, Hint-Afrika karışımı olağanüstü güzellikte genç bir bayan görüyorum. Bakışlarımız bir an karşılaşıyor. Gerçekten çok hoş ve çekici bir karışım.

 

24 Temmuz Bulvarı’ndaki Mimmo’s Kafe Restoran’a yürüyorum. Kahvaltıyı çok erken yaptığım için acıkmışım. Güzel ve modern bir mekân. Romantik sesli, Portekizce şarkı söyleyen kadın ortamı daha da romantik hale getiriyor. Menüde klasik Avrupa yemekleri ve pizzalar var. Büyük boy margarita siparişi veriyorum. Dev gibi bir şey geliyor masaya.

 

Güneşli ve keyifli bir öğleden sonrası.

 

Hotelin balkonunda kahvemi yudumluyorum. Bir gemi Okyanusa açılıyor. İki gün süren soğuk ve yağmurun ardından çıkan güneş insanın içini ısıtıyor. Güneş ışınlarının sıcaklığını benliğimin derinlerinde hissetmek keyifli ve huzur verici. Hollandalı gruptan bir bayan balkonun korkuluklarına oturarak güneşimi engelliyor. Şimdi ona Diyojen’in İskender’e söylediği sözü hatırlatsam ya anlamayacak ya da yanlış anlayacak. En iyisi ben yerimi değiştireyim.

 

Güneş, kıpkırmızı bir gökyüzünde batıyor ve yukarılarda incecik bir yeniay beliriyor.

 

Ertesi Gün:

 

Şehrin dışındaki Balık Pazarında (Fish Market) bir restorandayım. Bir balıkçıdan satın aldığım dev çipura, ızgarada nar gibi kızarıyor.

 

Ne yapalım, burası Mozambik. Burada, Lenin ve Mao bile bir noktada birleşiyorlar. Aralarında ciddi ideolojik farklar olan yakın tarihin bu önemli iki simasının adlarının verildiği caddeler kesişiyorlar demek istiyorum, yani…

 

Gitme zamanı. Bu sıcakta güneş altında şehir merkezine kadar yürüyemem. Şansıma güvenip ilk gelen minibüse biniyorum. Nasıl olsa çantamda harita ve şehrin tüm kavşaklarında yazılı büyük tabelalar var. Böyle iyi tabelalandırılmış şehirleri çok seviyorum.

 

Bu akşamki konserin çok daha güzel olacağı söylenmişti bana. Daha önce Vilankulo’da Boabap’taki balık partisinde tanıştığım Norveçli gençle birlikte gidiyorum konsere.

 

Bu gece ünlü bir sanatçı var. Geçen akşam, Swit konserinde bir parça için sahneye çıkan Roberto Isalas. Gece son derece keyifli bir şekilde devam ediyor. Aramızda bir başka konuk bir sanatçı daha varmış. Müthiş sahne performansı ile harikalar yaratan, söylediği her kelimenin hakkını veren Güney Afrikalı sanatçı Ray Phiri. AIDS tehlikesine dikkat çekmek için söylediği şarkı, yarım saati aşan enfes bir gösteriye dönüşüyor. Gecenin ikisinde konser bitiyor ama kimsenin ayrıldığı yok. Ben ise ses seviyesinin yüksekliğinden ve ayakta durmaktan bitkin bir haldeyim. Yürüyerek otele dönüyorum: Vukuat yok.

 

Sabah hotel sahibiyle konuştuğum zaman gecenin o saatinde yürüyerek dönmenin hiç de iyi fikir olmadığını söylüyor. Artık korunduğuma iyiden iyiye inanıyorum. Şurası bir gerçek ki, aslında Afrika’dan çok çekiniyorum. Hiç bilmediğim bir kıta. Geleneklerine, yemeklerine, hastalıklarına çok yabancı olduğum bir yerdeyim. Ayrıca, insanın karşısına hiç beklemediği bir anda çıkabilecek, Amerika’dan tanıdığım ırkçı nefreti de hesaba katmak gerekiyor.

 

Ertesi Gün:

 

Tekrar balık yemek için balık pazarındaki restoranlardan birine oturuyorum. Aynı pansiyonda kaldığım yaşlı Alman çift de dün buraya gelmiş ve çevrede hiç beyaz görmedikleri için şehre hemen geri dönmüşler. Benim böyle takıntılarım ve korkularım yok. Burada olmaktan son derece mutlu ve memnunum. Belki de gezgin olmakla turist olmanın farkı bu. Balığımı pazarlık yaparak kendim alıp yiyeceğim restorana getiriyorum.

 

Hafif şişman, sempatik restoran sahibi bayan beni hemen tanıyor ve masama gelip hatırımı soruyor. Geçen gelişimde polislerle sorun yaşadığı için biraz üzgündü, bugün ise pek neşeli ve nazik.

 

Bugün Maputo’nun bayramı olduğu için, Fish Market’teki bütün restoranlar dolu. Herkes tatil gününün keyfini çıkarıyor. Böyle bir ortamda yemek yemek, gerçekten çok hoş.

 

Sıcak bir öğleden sonrası terasta neskafemi yudumluyorum. Güzel bir esinti Okyanus’tan Maputo’ya ulaşıyor. Büyük bir şilep ağır ağır limana giriyor.

 

Zimbabwe vizemi nihayet on beşinci günün sonunda alıyorum. Şu an içimde hafif bir burukluk var. İlk günlerinde bana yabancı gelen bu şehir, on günün sonunda kendimi rahat hissettiğim bir yere dönüşmüştü.

 

FARUK BUDAK / Kasım 2002

Related posts

MOZAMBİK – Bölüm 2 / VILANKULA

MOZAMBİK – Bölüm 3 / INHAMBANE

MOZAMBİK – Bölüm 1 / MAPUTO