Bir kralın hayalinden Happytalism’e uzanan hikâye
Butan’a ilk gidişimde beni en çok şaşırtan şey Himalayalar, manastırlar ya da dağların tepelerine kondurulmuş dzonglar değildi.
Mutluluktu.
Daha doğrusu, bir ülkenin mutluluğu bu kadar ciddiye almasıydı.
Punakha’da bir akşam rehberimle konuşurken ilk kez uzun uzun dinledim. Butan’ın kalkınmaya bakışının dünyanın alıştığı ölçülerden biraz farklı olduğunu anlatıyordu. Bir ülkenin başarısını yalnızca ne kadar ürettiği, ne kadar sattığı ya da kişi başına düşen gelirle ölçmenin yeterli olmadığına inanıyorlardı.
Bunun bir adı da vardı:
Gross National Happiness. Gayri Safi Milli Mutluluk.
İlk duyduğumda kulağa biraz romantik gelmişti.
Bir ülke insanların mutluluğunu nasıl ölçebilirdi?
Üstelik mutluluk dediğimiz şey son derece kişisel değil miydi? Bir insanı mutlu eden şey diğerini mutsuz edebilirken, bunu bir devlet politikası hâline getirmek nasıl mümkün olabilirdi?
Sorularım çoğaldıkça rehberim anlatmaya devam etti.
Butan’ın mutluluk anlayışının temelinde dört ana sütun vardı: sürdürülebilir ve adil sosyoekonomik kalkınma, çevrenin korunması, kültürün korunması ve geliştirilmesi, iyi yönetişim.
Aslında mesele insanlara:
“Mutlu musunuz?”
diye sormaktan çok daha büyüktü.
Sorulan soru belki de şuydu:
Nasıl bir ülkede yaşarsak insanın iyi yaşamasına daha fazla imkân sağlayabiliriz?
Bir ülkenin zenginliği nedir?
Eski bir hükümdar hikâyesi anlatılır.
Kral bir gün bilge danışmanına ülkesindeki insanların durumunu sorar:
“Ülkemde herkesin hâli vakti yerinde mi?”
Danışmanı onu sarayın terasına çıkarır. Aşağıdaki evleri göstererek:
“Bacalara bak hükümdarım,” der. “Duman tütmeyen bir ev görürsen önce oraya git. Çünkü o evde pişecek yemek olmayabilir.”
Bu hikâye Butan’a ait değil. Hangi hükümdara ait olduğu da belli değil. Ama yıllar sonra Butan’da karşıma çıkan düşünceyi bundan daha güzel anlatan bir hikâye bulmak zor.
Bir ülkenin başarısını sarayın büyüklüğüyle değil, bacası tütmeyen evleriyle ölçmek…
Belki Gayri Safi Milli Mutluluk düşüncesinin ruhu biraz da burada yatıyordu.
Ekonominiz büyüyebilir.
Ama ormanlarınızı kaybediyorsanız gerçekten zenginleşiyor musunuz?
İnsanların gelirleri artabilir.
Ama kültürünüz, gelenekleriniz ve toplumsal bağlarınız ortadan kalkıyorsa gerçekten gelişiyor musunuz?
Yeni yollar, binalar, fabrikalar yapabilirsiniz.
Ama insanlar giderek daha huzursuzsa neyi başardınız?
Butan’ın dünyaya sorduğu soru buydu.
Bu düşüncenin gelişmesinde Butan’ın Dördüncü Kralı Jigme Singye Wangchuck çok önemli bir yere sahip.
1970’lerden itibaren onun döneminde gelişen Gayri Safi Milli Mutluluk anlayışı, zaman içinde ülkenin kalkınma felsefesinin merkezine yerleşti. Bugün yaygın biçimde krala atfedilen “Gayri Safi Milli Mutluluk, Gayri Safi Milli Hasıla’dan daha önemlidir” sözünün ilk kez tam olarak ne zaman söylendiği konusunda tarihsel tartışmalar olsa da düşüncenin Butan devlet anlayışı üzerindeki etkisi tartışılmaz.
Bu yalnızca güzel bir slogan olarak da kalmadı.
Butan, mutluluk ve refah düşüncesini kurumsallaştırdı. Uzun yıllar bu sistemin merkezindeki yapılardan biri Gross National Happiness Commission – Gayri Safi Milli Mutluluk Komisyonu oldu. Komisyon, ülkenin kalkınma politikalarının GNH ilkeleriyle uyumunu gözeten devlet yapılanmasının önemli parçalarından biriydi. Daha sonraki kamu yönetimi reformlarıyla bu yapı değişti ve işlevleri yeni devlet yapılanmalarına dağıtıldı.
Yani Butan’da aslında resmî adıyla bir “Mutluluk Bakanlığı” yoktu.
Ama bundan daha ilginç bir şey vardı:
Mutluluğu kalkınmanın ölçülerinden biri kabul eden bir devlet anlayışı.
Aradan zaman geçti. Başka bir Butan gezimizde Katmandu’dan gelen uçağımız Paro Havalimanı’na indi. Valizlerimizi beklerken grubumuzdaki Profesör Abime takıldığımı hatırlıyorum:
“Sir, welcome to the land of happiness.” Mutluluk ülkesine hoş geldiniz.
Bir espriyle başlayan konu giderek ciddileşti. Çünkü bu kez meseleyi daha derinden anlamak istiyorduk.
Bir milletvekilinin de devreye girmesiyle, GNH konusunda çalışan bir görevliyi otelimize davet ettik. Uzun uzun konuştuk.
Ben yıllar önce Punakha’da rehberime sorduğum soruların benzerlerini şimdi sistemin içinden gelen birisine soruyordum.
Dört sütun ne anlama geliyordu?
Mutluluk nasıl ölçülüyordu?
Ekonomik kalkınmayla mutluluk arasında nasıl bir denge kuruluyordu?
Devlet, insanların özel hayatına karışmadan onların daha iyi yaşayabilecekleri koşulları nasıl yaratabilirdi?
Çünkü Butan’ın yaptığı şey insanların yüzündeki gülümsemeleri saymak değildi.
GNH yaklaşımı zaman içinde psikolojik iyilik hâlinden sağlığa, eğitimden zaman kullanımına, kültürel çeşitlilikten iyi yönetişime, toplumsal canlılıktan ekolojik çeşitliliğe ve yaşam standardına uzanan dokuz alanlı daha ayrıntılı bir yapıya dönüştü.
Mutluluk böylece soyut bir dilek olmaktan çıkarılıp üzerinde düşünülen, araştırılan ve politika geliştirilirken dikkate alınan bir kavrama dönüşüyordu.
Butan’ın hikâyesini ilginç yapan, sistemin kusursuz olması değil.
Zaten hiçbir ülkenin insanlarını sürekli mutlu etmesi mümkün değil.
Butan’da da yoksulluk var. İşsizlik var. Gençlerin gelecek kaygıları var. Modernleşmenin getirdiği toplumsal sorunlar var.
Dolayısıyla GNH’yi: “Butanlıların hepsi mutludur.” diye okumak büyük bir hata olur.
Asıl ilginç olan başka.
Dünyanın büyük bölümü onlarca yıl boyunca ülkelerin başarılarını ekonomik göstergelerle ölçmeye alışırken, Himalayalar’ın arasındaki küçücük bir krallık başka bir soru sormaya cesaret etmişti:
İnsan bunun neresinde?
Üretim artarken insan mutsuzlaşıyorsa…
Şehir büyürken doğa küçülüyorsa…
Gelir yükselirken aile ve toplum bağları zayıflıyorsa…
Daha fazla şeye sahip olurken yaşamak için daha az zamanımız kalıyorsa…
Buna hâlâ kalkınma diyebilir miyiz?
Belki Butan’ın dünyaya bıraktığı en önemli soru budur.
Benim içinse hikâyenin başka bir tarafı daha vardı.
Punakha’da bir akşam rehberime merakla sorduğum birkaç soru yıllar sonra başka bir Butan yolculuğunda yeniden karşıma çıktı.
Bu kez bir görevliyi otelimize davet ettik. Saatlerce mutluluk üzerine konuştuk. Ve bütün bu merakın devamında, profesör arkadaşımızın kaleminden Happytalism adını taşıyan bir kitap ortaya çıktı.
Punakha’da rehberimi soru yağmuruna tutarken, o konuşmanın yıllar sonra bir kitabın sayfalarına kadar uzanacağını elbette bilmiyordum.
Belki seyahat etmenin en güzel taraflarından biri de bu.
Bir yere gidersiniz.
Bir şey duyarsınız.
Merak edersiniz.
Bir soru sorarsınız.
Sonra o küçücük soru sizi hiç hesaplamadığınız başka insanlara, başka düşüncelere, hatta başka kitaplara götürür.
Butan bana mutluluğun formülünü vermedi. Ama çok daha önemli bir soru bıraktı:
Bir insanın, bir toplumun, hatta bir ülkenin gerçekten zengin olduğunu neye bakarak anlayacağız?
Belki cevabı yalnızca bankalarda, fabrikalarda ve büyüme rakamlarında aramamak gerekiyor.
Bazen biraz yukarı çıkıp şehrin bacalarına da bakmak gerekiyor.
Çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği, yalnızca sahip olduklarında değil; insanlarının nasıl yaşadığında saklıdır.