MYANMAR – Bölüm 3 / MANDALAY

BURMA’NIN YAVAŞ RİTMİ

Burma, Budizm’in en saf ve gündelik yaşamın içine en çok karışmış hallerinden birini koruyabilmiş ender ülkelerden biri. Çok fazla sayıda pagoda ve stupanın varlığı hemen dikkati çekiyor. Halkın % 85 gibi büyük bir çoğunluğu Budist. Geriye kalanlar ise Müslüman ve Hristiyan.

 

Burma’da beni şaşırtan şeylerden biri de trafiğin sağdan olmasına rağmen arabaların büyük çoğunluğunun direksiyonunun yine sağda olması. Otobüslerde yardımcı şoför karşıdan gelen araç konusunda sürekli olarak şoföre bilgi veriyor. Yolcular da otobüsün sol tarafından caddenin ortasına iniyorlar. Enteresan bir tezatlık. 

 

Minibüs oldukça rahatsız. İçerisi tıklım tıklım insan dolu. Sağ dizim yine ağrıyor. Mandalay’ın denizden çok uzak, nehir kıyısında bir şehir olmasına rağmen şehre girmeden önceki benzinlikte iri iri pavuryalar satan bir adam görmek ilgimi çekiyor. Aklıma hemen San Fransisko’da deniz kenarında yediğim pavuryalar geliyor. Bakalım burada tatma fırsatım olacak mı? Herhalde fazla acıktım.

 

Büyük şehirlerin dışında bütün evler bambu ağacından ve sazlardan yapılmış kulübeler şeklinde.

 

Nehrin öteki tarafındaki eski krallık merkezi Mingun’a gidiyorum. Tekne daha kıyıya yanaşmadan bayanlardan oluşan bir satıcı ordusu kıyıda toplanmaya başlıyor bile. Kıyıya çıkınca büyük grubu aşıyoruz ama peşimize takılan küçük grubtan kurtulmak zor. Sakin sakin takip ediyorlar. İnsana güven veren bir tarafları var hepsinin. Yalnız dolaşmaya başlıyorum.

 

Başka üç genç kız takılıyor peşime hemen. İki tanesi sandal ağacından yapılma yelpaze, diğeri de şık bir geleneksel bayan elbisesi satmaya çalışıyor. Alamayacağımı söylüyorum ama peşimi de bırakmıyorlar. Beyaza boyanmış Bin Buda Pagodasına götürüyorlar beni. Sonradan fark ettiğime göre asıl giriş yerine arka taraftan içeri sokuyorlar.

 

Birlikte pagodanın kutsal bölümüne çıkıyoruz. Art arda duran iki buda heykelinin olduğu en üstteki bölümden manzara harika. Çok geniş bir nehir ve yemyeşil bir ova. Bu arada küçük bir erkek çocuk tütsü ve mum satmaya çalışıyor. Kızlar şans getireceği için almamın iyi olacağını söylüyorlar. Bu gezide tek ihtiyacım olan şey iyi şans olduğu için kabul ediyorum. Tütsüleri ve mumları birlikte yakarak Buda heykellerinin altına bırakıyoruz. 

 

Aşağıya indiğimizde üçüncü kızın ayakkabılarımı bu çıkışa getirmiş olduğunu görüyorum. Pagodanın asıl girişinde daha kalabalık bir satıcı ordusu bekliyormuş. Sanırım onlara kaptırmamak gibi bir düşünceleri olduğundan beni arkadan dolaştırdılar. Birer kola almamı istiyorlar. O kadar rehberlik yaparak pagodanın arka giriş kapısını göstermişler.

 

Bir şeyler vermem gerekiyor ama nedense ısrarla alüminyum kutu kola istiyorlar. Bunun, benden sonra geri verilip paraya çevrileceğini anlamam uzun sürmüyor. Ben de “hayır, şişe kola ısmarlayacağım” diyorum. Numara anlaşılıyor, diğerine göre üç–dört kat pahalı olan kutu kolayı aldırıp benden sonra geri iade edecekler. Satıcı da zaten kendi arkadaşları.

 

Satıcı kızdan su istiyorum. Yine abartılmış bir fiyat. Olması gereken rakamı söylediğimde de hemen “okey, okey” diyor ama hem ben hem o suyun parasını unutuyoruz. Diğer kızlar hatırlatınca gülerek tekrar yanıma geliyor.

 

Bizim alüminyum kolacı rehberlerimizi başımdan nasıl savuşturacağımı düşünüyorum. Şişe koladan vazgeçtiler ama bu sefer de 500 kyat (yarım dolar kadar) istiyorlar rehberlikleri için. Muz ikramımı da kabul etmiyorlar. Sonunda 300 kyat’a razı oluyorlar. Elbise satan kızla da uygun bir rakamda anlaşıyoruz. Alışveriş bitince hepsi birden ortadan kayboluyor.

 

Bir çay içmek,  kafamı dinleyip biraz dinlenebilmek için bir kafeye oturuyorum. Elbiseci kız satıştan çok fazla memnun kalmış olacak ki, özel bir paketin içinde beşli ince purolardan getirip “bu benim hediyem” diyor. Yüzü gülümsüyor. Elbisenin fiyatı Bangkok’a göre oldukça ucuz ama demek ki Mingun’a göre epey yüksek.

 

Teknenin dönüşüne daha bir saat var. Mingun’a giriş için zorunlu olarak üç dolar ödeme yaptığımız gişenin yanında dinleniyorum. Karşımda, Burma’nın Nil’i Ayuveyarwath nehri ve nehir kenarına yıkanmaya gelen Mingun’lu kadınlar. Göğüslerinin üzerinden dizlerine kadar uzanan peştamal türü bir kumaşa sarınarak çamur gibi akan nehre giriyorlar. Yıkanıyorlar, dişlerini fırçalıyorlar, çamaşır yıkıyorlar. Biraz ötede, nehir kenarındaki büyük ağacın gövdesine yaslanmış İspanyol çift, hayatlarından oldukça memnun görünüyor. Olağanüstü huzur verici ortam. Hala düşüncelerimi değiştirecek olumsuz bir şey olmadı. Çok sevdim bu ülkeyi.

 

Dönüş zamanı gelince tekneye gidiyorum. Yolculardan yaşlı bir çift, 15–20 dakika beklememize rağmen hala ortada yok. Hareket ediyoruz. Sert rüzgâr nedeniyle aşağıda oldukça dalga yiyorum. Üst güverteye çıkıp güneşlenmek daha akıllıca. Bulutların arasından kendini gösteren masmavi gökyüzünü seyrediyorum. Gezimin ne kadar keyif verici bir şekilde devam ettiğini düşünüyor ve bu güzellikleri bana yaşattığı için Yüce Yaratan’a bir kez daha şükrediyorum.

 

Tekne sonrası, nehir boyundaki lokal kahvehanelerden birine oturup bu satırları yazıyorum. Saat 14:45 sularında şiddetli bir fırtına, arkasından da yoğun bir sağanak başlıyor. İyi ki şu anda nehrin üzerinde değiliz. Durumumuz çok kötü olacaktı.

 

FARUK BUDAK / Haziran 2002

Related posts

LAOS – Bölüm 1

MYANMAR – Bölüm 7 / ALTIN KAYA

MYANMAR – Bölüm 6 / AUNG LAN