MYANMAR – Bölüm 7 / ALTIN KAYA

YAĞMUR ALTINDA BİR HAC YOLU

Uzun bir yolculukla ülkenin güneyindeki Kinpun’a geçiyorum.

 

Sabah, Pansiyondaki kahvaltı seremonisinden sonra Car Gate’e gelerek yukarıya gidecek pikabı beklemeye başlıyorum. Meğer yukarı sadece kamyonlar çıkıyormuş. İki saate yakın bekledikten sonra bir kamyon nihayet salkım saçak dolunca kalkabiliyor. Bana ön tarafta yer ayırmışlar. Orta yaşlı bir Japon turist de var içteki bölümde.

 

Kırk dakikaya yaklaşan yolculuk sonunda, etrafını bir sürü derme çatma restoranın çevrelediği bir alanda kamyondan inmek zorunda kalıyorum. Yağmur yağmaya başlıyor yine. Yolun bundan sonrasına yabancıların kamyonla çıkmasına müsaade edilmiyormuş. Böyle bir kuralın olduğunu ve bu noktadan sonra kırk beş dakikalık bir yürüyüş yapacağımı da iyi biliyorum ama bu kuralın Burma’lı bir rehberle yukarı çıkan Japon’a uygulanmayıp sadece bana uygulanmasına, birazdan yağmur altında sırılsıklam olmaya başlayınca sinirleneceğim. 

 

Yağmur şiddetini artırırken peşime iki küçük çocuk takılıyor. Zaten iki fotoğraf makinamı koyduğum küçük çantamı taşımak istiyorlar ama buna gerçekten gerek yok. Korumasız küfelerinde sırıl sıklam olacaklar. Bir süre sonra yağmurluğun içinde terliyorum. Bu noktadan sonra artık sırılsıklamım.

 

Yukarılara doğru tırmanan asfalt yol boyunca ilkel şartlardaki bambu kafeler sıralanıyor. Genelde Myanmar birası satmaya çalışıyorlar geçenlere. Bu arada, bu yağmur mevsiminde bu yoldan geçen sadece benim.  Burmalı hacılar bu kutsal yere yağış mevsiminde gelmeyi pek tercih etmiyormuş. Kuru mevsimde bu yol çok hareketli olsa gerek.

 

Bir süre sonra büyükçe bir kayanın üzerinde Pagoda yazan oku görünce asfalt yoldan ayrılıp toprak patikadan devam ediyoruz. Yine sağlı sollu, ama birçoğu da mevsimden dolayı kapalı küçük dükkanlar, meşrubat satan yerler var. Sisli ve kapalı havada yaktıkları odun ateşinin dumanı müthiş çekici geliyor nedense.

 

İki küçük rehberimle beraber Budist hacıların yürüdüğü toprak yoldan, yağmurdan ve terden sırılsıklam olmuş bir durumda, ayağım kayıp çamurun içine düşmemeye dikkat ederek tepedeki asfalt yola ulaşıyorum. Etraftaki restoranlarda gördüğüm insanlar, aşağıda gördüğüm Burmalılar.

 

Nihayet kontrol, daha doğrusu yabancılardan altı dolar giriş vergisi alma noktasına geliyoruz. Defterde benle gelen Japon’un ismini görünce çok sinirleniyorum ve ıslanmış halime gülen görevlileri bir güzel haşlıyorum. Bu çifte standarda zaten çok kızmış durumdayım.

 

Artık Golden Rock ve pagodasına giden yolun başlangıcındayım. Sandaletlerimi çıkarmam zorunluymuş. Çocukların biri elimden alıp küfesine koyuyor. Yağmurdan iyice kayganlaşmış mermer zeminin üzerinde kaymamak için dikkatle yürümek zorundayım. O halimle, delice yağan yağmurun altında bana restoranının kartını göstermeye çalışan kadına da biraz kızıyorum.

 

Nihayet Burmalı Budistler için çok kutsal bir yer olan Altın Kaya’ya ulaşıyoruz. Yağmurdan korunacak bir yer bulup sisli havada bir-iki kare fotoğraf çekiyorum. Keşke şu yağmur olmasa ve açık bir havada burada olabilseydim, çok güzel olacaktı.

 

Kaya, çok büyük bir kaya blokunun üzerinde çok hassas bir şekilde duruyor. Üzerine yapıştırılan altın levhalardan dolayı ismi böyle. Tepesinde küçük bir stupa var. Birkaç Asyalı Budist, Golden Rock’ı tam karşıdan gören kapalı bir mekânda meditasyon yapıyor.

 

Dönüşe geçiyorum. İnişin başlangıcında Japon ve rehberini tekrar kamyona binerken görüyorum. Bu nasıl bir şey anlamıyorum. Yerel hacılar ve bazı yabancılar çıkabiliyorken bu yasağın sadece bana uygulanması hâlâ tuhaf geliyor. Hacı olan biz beyazlar değiliz ki, onlar. Neyse belki ileride bir gün Burma’da çok şeyler değişir.

 

Yağmur olanca hızıyla devam ediyor. Nasıl olsa ıslanacağım kadar ıslandım deyip dönüş yolunda bu güzel yağmurun ve egzotik atmosferin keyfini çıkarmaya çalışıyorum. Bir meşrubat dükkanının önünden geçerken, ortalığı yıkarcasına hapşıran Burmalı bayanla karşılıklı gülüyoruz.

 

Nihayet aşağıda kamyondan indiğim meydandayım. Hemen sıcak bir sebze çorbası söylüyorum ama erişte çorbası geliyor. Hiç yoktan iyidir. Israrla bana eşlik eden çocuklara küçük bir teşekkür bırakıyorum.

 

Kamyonlara hiç bakmadan ormanın içinde devam eden asfaltı yürümeye başlıyorum. On beş dakika kadar sonra bir kamyon sürekli korna çalarak yanımda duruyor. Bakıyorum başka şoför. Arka kasaya geçiyorum. Aynı şoför olsa binmeyeceğim, inadım inat. Yarım saat sonra aşağıdayız. Biraz muz ve su alarak hemen Guest House’a gidiyorum. Elektrikler neredeyse 24 saattir kesik.

 

Altın Kaya’dan birkaç saat sonra, bir kahvehanede oturmuş, sıcak çay içip günlüğüme bir şeyler yazarken Avrupalı sarışın bir genç bayan yanıma geliyor. “Yarın Yangon’da garajdan merkeze giderken taksiyi paylaşabilir miyiz?”. Nereden öğrenmiş ki başkente gideceğimi? Neyse çok fazla bir rakam değil zaten ama böyle bir şey tabi hoşuma gider.

 

Sohbet derinleşiyor. “Akşam beraber yemek yiyelim” diyor. Sea Bar Restorana gideceğiz.

 

Hollandalı Marlies, otuza yaklaşan yaşlarda, oldukça konuşkan, iyi kalpli bir kız. İki gün sonra Bangkok ve Kalküta üzerinden bir arkadaşının düğünü için İspanya’ya gidecek, oradan da ülkesi Hollanda’ya iki haftalığına bir kahve molası için uğrayacakmış. Oradan sonra tekrar Bangkok’a dönüp benim gibi tüm Güneydoğu Asya’yı tamamlamayı düşünüyor. Ülkeye ilk girdiğinde karaborsada para bozdururken fena aldatılmış. Artık bu konuda çok dikkat ediyormuş. O da benim gibi Nepal’den sonra Burma’ya gelmiş, Nepal’i çok sevmiş ve üç haftalık Annapurna Trek’i tamamlamış. 

 

FARUK BUDAK / Haziran 2002

Related posts

LAOS – Bölüm 1

MYANMAR – Bölüm 6 / AUNG LAN

MYANMAR – Bölüm 5 / INLE GÖLÜ