PASAPORTTAN ÖNCE AFRİKA

Sınırların Ötesinde Yaşayan Bir Kimlik.

 

Malavi–Tanzanya sınırına yakın bir kasaba olan Karonga’dayım. Sınır kapısının kapanmasına bir buçuk saat var. Yetişebilir ve Tanzanya’ya geçiş yapabilir miyim, emin değilim. Bir an yol üzerindeki küçük bir pansiyonda gecelemeyi bile düşünüyorum.

 

Otobüs durağında bekleyen biri, sınırın aslında sandığım kadar uzak olmadığını söylüyor. “Sadece yarım saat”…

 

Birkaç metre ilerideki trafik levhasında “Songwe 45” yazıyor. Belki de yetişebilirim. Tam o sırada sınıra doğru giden eski bir minibüs duruyor. İçerisi neredeyse tamamen dolu.

 

Yolcular arasında hafif alkollü ama son derece neşeli genç bir delikanlı var. İneceği yeri muavine defalarca söylemesine rağmen kimse onu ciddiye almamış. O ise buna aldırmıyor; gülüyor, şakalaşıyor, yol boyunca herkesle konuşuyor. Sonra bana “Mzungu…” diye seslenip ardından gülümseyerek devam ediyor.

“Mzungu, haklı değil miyim?”

 

İşte Afrika’da ilk kez biri bana böyle sesleniyordu. Songwe’de minibüs değiştirmem gerektiğinde de yanıma geliyor, bana yardım ediyor, doğru aracı bulmamı sağlıyordu.

 

O gün bunun sadece bana söylenmiş sevimli bir lakap olduğunu sanıyordum. Oysa günler sonra anlayacaktım ki, bu tek kelime bana Afrika’nın kendisini anlatan önemli bir ders oluyordu. Sonradan iş o bu işin bu kadar basit olmadığını öğreniyordum.

 

Kenya, Tanzanya, Uganda gibi Doğu Afrika ülkelerinde yerel resmi dil olan Svahili dilinde mzungu kelimesi, “dolaşan”, “sürekli gezen, boşta gezen” anlamına gelen bir fiilden türemiş. İlk Avrupalılar kıyılara geldiklerinde sürekli dolaşıyor, keşfediyor, haritalar çiziyor, bir yerde uzun süre kalmıyorlarmış. Zamanla bu kelime bütün beyaz yabancılar için kullanılmaya başlanmış.

 

Halk arasında anlatılan başka bir yorum daha var. Sömürge döneminde çalışanlar hep siyahlarmış; ortalıkta dolaşan, işleri yönetip gezen ise beyazlarmış. Bu yüzden mzungu, biraz da “işsiz güçsüz dolaşan beyaz adam” anlamını kazanmış.

 

Hangisi doğru olursa olsun, o minibüsteki genç beni bir Türk olarak değil, mzungu olarak görüyordu. Ben pasaportuma bakınca “Türkiye Cumhuriyeti”ni görüyordum. O ise bana bakınca sadece kıtanın dışından gelmiş bir yabancı görüyordu.

 

O gün ilk kez şunu düşünüyordum: Belki de Afrika’da insanlar önce ülkeleri değil, kendi kıtalarını görüyorlardı. “Afrika” kelimesinin, haritalarda gördüğüm anlamından çok daha büyük bir şey olduğunu da ilk kez hissetmeye başlıyordum.

 

Cape Town’dan başlayıp Esvatini, Mozambik, Malavi ve Tanzanya boyunca binlerce kilometre yol almıştım. Ama bütün o yolculuk boyunca bu ayrıntının farkına bile varmamıştım.

 

Yıllar sonra geriye dönüp bütün o yolculukları düşündüğümde ilginç bir ayrıntı fark ediyordum. Şimdi geriye dönüp tek tek değerlendirdiğimde farklı ülkelerde hep aynı cümleyi duyuyordum,  “We Africans…” (Biz Afrikalılar) diyorlardı.

 

Kimse “Biz Tanzanyalılar…” ya da “Biz Malavililer…” diye başlamıyordu. Kenya’da… Uganda’da… Mali’de… Namibya’da… İnsanlar ülkelerinden elbette gurur duyuyorlardı. Ama konuşmalar ilerledikçe cümleler çoğu zaman aynı yere varıyordu. “Biz Afrikalılar…”

 

Şarkılarında da sürekli “Africa” vardı. İlginçtir, bunu sadece günlük sohbetlerde değil, müzikte de görmeye başlıyordum. Dinlediğim şarkılarda Kenya’dan, Mali’den ya da Kamerun’dan çok, tek bir kelime öne çıkıyordu. Africa…

 

1970lerden başlayarak müzik dünyasını derinden sarsmış Osibisa, Manu Dibango, Alpha Blondy, Tiken Jah Fakoly, Ali Farka Toure gibi üstatlar farklı Afrika ülkelerinde doğmuşlardı. Farklı diller konuşuyorlardı. Farklı ezgiler söylüyorlardı. Ama şarkılarında en çok tekrarlanan kelime çoğu zaman aynıydı: Afrika.

 

İşte o zaman, yıllar önce minibüste duyduğum “mzungu” hitabı yeniden aklıma geliyordu. Belki de o genç, bana sadece “beyaz bir yabancı” diye seslenmiyor, belki de bana, bu kıtada insanların önce ülkeleri değil, Afrika’yı gördüklerini anlatıyordu.

 

Bunun nedenini düşünmeye başladığımda cevap beni yüzyıl öncesine götürüyordu. Bugün haritalarda gördüğümüz Afrika ülkelerinin büyük bölümü aslında oldukça genç. Kıtanın sınırlarının önemli bir kısmı, 19. yüzyılın sonlarında Avrupalı devletler tarafından cetvelle çizildi. Aynı halklar farklı ülkelere bölündü; birbirini hiç tanımayan topluluklar ise aynı sınırların içine bırakıldı.

 

Ama ne haritalar ne de sınırlar insanların hafızasını değiştirebildi. Maasailer, yaşadıkları toprakların bir gün Kenya ile Tanzanya arasında ikiye ayrılacağını hiç düşünmemişti. Tuaregler de yaşadıkları coğrafyanın beş ayrı ülkeye bölüneceğini…  Fulaniler, Somaliler ve diğerleri de…

 

Afrika’nın kendisi binlerce yıllık bir uygarlık. Ama bugün haritada gördüğümüz birçok Afrika ülkesi henüz birkaç on yıllık devletler. Namibya’nın bağımsızlığı bile 1990 yılına uzanıyor.

 

Onlar için önce kabileleri, sonra yaşadıkları topraklar vardı. Devletler ise çok daha sonra geldi. Belki de bu yüzden insanlar ülkelerinden önce Afrika’yı sahipleniyorlar. Çünkü kıta binlerce yıllık. Devletlerin çoğu ise bir insan ömründen bile genç.

 

Bütün bunları düşünürken beni en çok şaşırtan örnek ise Güney Afrika’da karşıma çıkıyordu. Başlangıçta çoğunluğu Hollandalı olan Avrupalı yerleşimcilerin torunları, zamanla kendilerini Afrikaner (Afrikalı) olarak tanımlamaya başlıyorlardı. Dikkat edin… Hollandalı değil. Avrupalı değil. Afrikaner. Yani kimliklerini, geldikleri kıtayla değil; artık ait oldukları kıtayla ifade ediyorlardı.

Bu kelimeyi ilk duyduğumda uzun süre üzerinde düşünüyordum. Çünkü Afrika’nın yalnızca siyah Afrikalılar için değil, bu topraklarda yüzyıllardır yaşayan farklı topluluklar için de ortak bir aidiyet duygusu oluşturduğunu gösteriyordu.

 

Belki de bu yüzden Afrika’yı anlamanın yolu, haritaya bakmaktan değil; insanların kendilerini nasıl tanımladıklarını dinlemekten geçiyordu.

 

Beni en çok düşündüren ayrıntılardan biri ise yalnızca kendilerine verdikleri isim değildi. Yüzyıllar önce Avrupa’dan gelen bu insanların torunları, zamanla konuştukları dile bile Afrikaans adını vermişlerdi. Ne Hollandaca… Ne Avrupa dili… Afrika dili…

 

Bir insanın yaşadığı toprak değişebilir. Ama bir dilin adının değişmesi… İşte bu, kimliğin de değiştiğinin en güçlü göstergelerinden biriydi. Eğer yüzyıllar önce Avrupa’dan gelen insanların torunları bile kendilerini ve dillerini Afrika ile tanımlıyorsa, bu kıtanın insanlarında neden böylesine güçlü bir ortak aidiyet duygusu bulunduğunu anlamak zor değildi.

 

Demek ki Afrika, yalnızca üzerinde yaşanan bir kıta değildi. Bir süre sonra insanın kimliğine de dönüşüyordu. İşte bu yüzden bugün Afrika müziğini dinlediğimde artık başka türlü duyumsuyorum. Osibisa’nın, Manu Dibango’nun, Alpha Blondy’nin, Tiken Jah Fakoly’nin, Ali Farka Toure’nin söylediği “Africa” kelimesi bana artık bir coğrafyayı anlatmıyor. Bir aidiyeti anlatıyor.

 

Belki de Afrika’nın en büyük ülkesi hiçbir haritada yok. Onun adı sadece… Afrika.

Related posts

ORMANDAKİ AİLE KAVGASI

MUTLULUĞU ÖLÇEN ÜLKE: BUTAN

Dünyanın Bilinmeyen Hikayeleri