ZİMBABVE – Bölüm 1 / GREAT ZIMBABWE MİLLİ PARKI

yazan Faruk BUDAK

TAŞLARIN ARASINDA KAYIP BİR KRALLIK

Hafta sonunda başkent Harare’de oyalanmak yerine, Zimbabwe’nin en önemli tarihi mirasını görmeye karar veriyorum. Dünya Kültür Varlıkları Listesindeki Great Zimbabve National Monument’i ve Gweru’daki Antelope Parkı görüp zaman kazanmayı düşünüyorum.

 

Taksi ile Harare’nin Mbare Market denilen otogarına geliyorum. Şehrin varoşlarında çok sefil bir yer. Taksi şoförü, inmeden önce “çok dikkatli olmamı” ikaz ediyor. Beyazlara karşı yaygın saldırıların olduğu bir ülkede, otobüsteki tek beyaz benim.

 

Masvingo yolculuğu dört saat sonra bitiyor. Şehrin içinden geçip köy otobüslerinin bulunduğu bir garaja geliyoruz. Great Zimbabve anıtlarına gidecek otobüsü kolayca buluyorum. Aman Allahım, otobüsün içi tam bir felaket. Şoförün bulunduğu bölüm yolculardan çelik bir kafesle ayrılmış. Koltuklar pencerelere paralel uzanıyor. Koridor çuvallar, sepetler ve valizlerle dolu. Arkaya doğru yürüyorum, kimsenin bu beyaz adama yer açmak gibi bir niyeti yok. Ayakta gitmekten başka çarem yok. Biletçi çocuk, bir bayanı eşyalarını toplaması için uyarınca oturabileceğim bir yer açılıyor.

 

45 dakika sonra şoförün uyarısıyla otobüsten iniyorum. Yol ayrımından sonra on dakika kadar yürüyünce Great Zimbabve Hotel karşıma çıkıyor. Üç yıldızlı bir devlet işletmesi.

 

Rondavel, Afrika kulübelerinden esinlenerek yapılmış daire şeklinde bir bungalov. Tavanı ağaç dallarıyla kaplı. İçerisi oldukça modern. Öğle yemeği, açık büfe. Harika yemekler ve nefis tatlılar var. Fiyatı da son derece uygun.

 

Zimbabve, zengin altın madeni yataklarına sahip bir ülke. Zimbabve’de çıkarılan altın, yüzyıllar boyunca Arap tüccarlar tarafından Arap Yarımadasına ve Hindistan’a taşınmış.

 

Büyük Zimbabwe, 11-15. yüzyıllar arasında Shona uygarlığının önemli merkezlerinden biri olmuş. Bir dönem Güneydoğu Afrika’nın en güçlü ticaret ve yönetim merkezlerinden biri olarak kabul ediliyor.

 

Saat 4’e doğru odamdan çıkıp Great Enclosure’a gdiyorum. Küçük ama muhteşem bir kale-tapınak. Yükseklikleri en az sekiz, dokuz metre olan, iç içe iki sur duvarının arasındaki mesafe bazı yerlerde, ancak bir insanın geçebileceği kadar azalıyor. Bu mimari tarz, ciddi bir düşman tehlikesinin varlığına işaret ediyor.

 

Daha sonra Eastern Ruins’e doğru yürüyorum. Yemyeşil, çok keyifli bir doğanın içinde, kısa bir yürüyüşün ardından karşıma bir köy çıkıyor. Meydanda bir dans gösterisi var. Fotoğraf çekip, ortadaki toprak kaba biraz para bırakıyorum. Büyük davulu çalan şişman bayandan ‘Thank you sir’ geliyor.

 

Nihayet, üst kaleye çıkma zamanı. Üst kaleye giden antik yol, gerçekten enfes. Zaman zaman 7-8 insan boyuna yükselen kayaların arasındaki daracık patikadan yürüyorum. Harika bir savunma taktiği. Küçük bir kaya blok, yukarıya doğru tüm çıkışı kapatmaya yetiyor. Tepeden, ovanın ve Great Enclosure’ın görüntüsü muhteşem.

Harika bir akşam güneşinin ışıkları altında yıkanan yüzlerce yıllık anıtların ortasında, sessizliğin sesini dinliyorum. Çok keyifli bir akşamüstü. Ilık bir rüzgâr esiyor. Buraya gelmekle çok iyi yapmışım…

 

Yemek için tekrar otele yürüyorum. İşin kötü tarafı 700-800 metrelik yolda hiç aydınlatma yok. Her an karşıma vahşi bir hayvan çıkabilir. Issızlığın ortasında içim ürperiyor. Gece bekçilerinin varlığı ve ‘burası güvenli bir yerdir’ sözleri beni biraz rahatlatıyor. Karanlıkta pırıl pırıl parlayan yıldızlara bakarak yürüyorum.

 

FARUK BUDAK / Kasım 2002

You may also like

error: Content is protected !!
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00