ZİMBABVE – Bölüm 3 / MANA POOLS MİLLİ PARKI

yazan Faruk BUDAK

ZAMBEZİ’DE HİPOLARLA BAŞ BAŞA

Yolumuz uzun, ülkenin kuzeyine gideceğiz. İki saat kadar sonra kasabada durup üç günlük kumanya ve buz ihtiyacımızı alıyoruz. Her şey hafta sonu kamp yapmaya karar vermiş dört kafadarın yola çıkışı gibi doğal ve yolunda seyrediyor.

 

Kuru ve yağışsız mevsimin sonlarındayız. Resmi olarak parkın bir ay önce ziyaretçilere kapatılması gerekiyordu. Bu yüzden Dünya Kültür Mirası listesindeki bu yeri göremeyeceğim için üzülüyordum. Hala yağış yok, yolların hepsi kolayca geçilmeye müsait.

 

Nihayet milli parkın ilk giriş kapısına geliyoruz. Herberd kolayca giriş izinlerini hallediyor. Toprak yolda sarsılarak ilerlemeye başlıyoruz. Yolumuzun tam ortasında, bütün görkemiyle dev bir ağaç yükseliyor. Yolu açanlar bu muhteşem anıta duydukları saygıdan, yolu ağacın çevresinden dolaştırmışlar. İlk kez Mozambik’te görmeye başladığım bu enteresan ağacın ismini merak ediyorum, “baobap”. Kalın gövdesi dev bir sütun gibi yükseliyor. Tepeye çok yakın bir yerde, gövdeye oranla incecik diyebileceğimiz kalınlıktaki ana dallara ayrılıyor. Bir sonraki dallar ise son derece ince ve çok az yaprağa sahip.

 

Herbert bu ağaçların dört bin yıl yaşayabildiğini söyleyince şaşırıyorum. O andan itibaren bütün baobaplara farklı bir gözle bakmaya başlıyorum. Bu ağaçlar Afrika tarihinin canlı şahitleri.

 

Kampa çok az bir mesafe kalmışken çevremdeki bitki örtüsü bol açıklıklı bir ağaçlığa dönüşüyor. Etrafımız impala, gudu, babun, vahşi köpek ve fillerle dolu. Çok heyecanlanıyoruz. Gusto’nun “durup fotoğraf çekelim” önerisine Herberd, ‘arabayı bırakalım, yürüyerek gelelim’ diye karşılık veriyor. Kamp yerine varıyoruz. Nehir kıyısında, ağaçlıklı bir yer. Duş, tuvalet, çeşme ve ateş yakma yerimiz bakımlı ve tertemiz.

 

Hemen yürüyüşe başlıyoruz. En önde silahlı Herbert, hemen arkasında Gusto ve ben, arkamızda da aşçımız Henry. Futbol oynayan park rangerlerini (silahlı koruyucular) geçip ormanın içlerine doğru ilerliyoruz. Önümüze ilk önce impalalar çıkıyor, sayıları o kadar çok ve o kadar ürkekler ki… Aslanların ve vahşi köpeklerin en sevdiği hayvan olmanın getirdiği can korkusu yüzünden sürekli tedirgin bir bekleyişleri var.

 

Yolculuk düşündüğümüzden uzun sürdüğü için güneş batmak üzere. Son ışıklar kaybolmadan kampa geri dönüyoruz. Hemen gidip duş alıyorum. Biraz daha geç kalırsam elektrik olmadığı için yıkanmam zor olacak. Henry, yemeği pişirmek için ateşi yakmış bile. Herberd arabanın aküsünden aldığı elektrikle yaktığı küçük bir lambayı, yemek yiyeceğimiz masanın üzerindeki bir dala asıyor.

 

Yemekten sonra herkes, banyo ve tuvalet ihtiyacı için 40-50 metre kadar gerideki duşlara gidiyor. Gecenin karanlığında bir vahşi hayvanla burun buruna gelme olasılığı oldukça yüksek. Bu yüzden önce silaha mermi sürülüyor, sonra fenerlerle etraf dikkatlice kontrol ediliyor ve toplu yürüyüş başlıyor.

 

Gaz lambamız sabaha kadar yanacak. Bu, vahşi hayvanlar için bir tür uyarı. ‘Biz buradayız ve burası bizim hükümranlık alanımız’…

 

İlk gece çadırımda oldukça tedirgin bir şekilde uyuyorum. Yatmadan önce çadırların çevresinde fenerlerin ışığıyla yaptığımız son kontrolde, sadece 10-15 metre ileride iki hipo görmüştük. Akşamüstü yaptığımız yürüyüş sırasında da kampın çok yakınında, bir ağacın kökleri arasına oyulmuş yuvalarından çıkan dört haina (afrika sırtlanı) ile karşılaşmıştık.

 

Gece, uykumun arasında çok yakınlardan gelen yırtıcı hayvan sesleri duyuyorum. Tehlikeli bir durum olmadığını bildiğim için rahatım…

 

Sabah gün ağarırken uyanıyorum. Gusto erken kalkıp fotoğraf çekmek istediğini söylemişti. Onu da uyandırıyorum, Henry de bizimle geliyor. Hep birlikte nehir kıyısına iniyoruz. Günün ilk saatleri, su içmeye gelen impalalar için en tehlikeli saatler. Aşırı ürkekler. Simsiyah silüetleriyle harika görünüyorlar.

 

Mana Pools Ulusal Parkı, Zimbabwe’de Dünya Kültür Mirası olarak kabul edilmiş dört yerden biri. Mana, dört anlamına geliyor. Zambezi Nehri’nin kıvrımlarının oluşturduğu dört büyük gölcük nedeniyle bu adı almış. Park, ülkede yürüyerek gezinti yapılabilecek tek parktır.

 

Sabahki “game drive” (dörtçekerle yapılan gezinti) sırasında, ellerindeki anten ile aslan arayan bir grup ranger ile karşılaşıyoruz. Daha önce boynuna alıcı yerleştirdikleri bir erkek aslan aracılığıyla grubun yerini belirlemeye çalışıyorlar. Gelen sinyaller güçlenince arabalardan iniyoruz. Rangerlerden biri, çok sessiz ve sakin bir şekilde, konuşmadan kendisini izlememiz konusunda bizi uyarıyor. İki silahlı rangerin eşliğinde sessizce yürüyoruz. Sürü, ağaçların arasında bir yerlerde. Ters yönde esen rüzgâr, kokumuzu onlara taşıdığı için hareketlenip uzaklaşıyorlar. Biz de ranger’lerden ayrılarak yer değiştiriyoruz.

 

Akşamüstü Zambezi Nehrinde kano turumuz var. Henry, uzun uzun olası tehlikeleri anlatıyor. Hippolar, suyun altında beş dakika kadar kalabiliyorlar. Nehrin tabanında yürüdükleri için de suya dalan bir hipponun nereden çıkacağı belli değil. Bu yüzden suyun yüzeyine çıkarken tekneyi devirme olasılıkları oldukça yüksek. İkinci büyük tehlike ise timsahlar; boyları 4-5 metre olanları var. Kıyının 4-5 metre kadar açığından gideceğiz. Şayet devrilirsek yüzmek yok. Yüzmek, timsahların dikkatini çekiyormuş.

 

Park merkezinden can yeleklerini ve küreklerimizi alıp kıyıya doğru yürüyoruz. İki tekneyle gideceğiz; birinde ben ve Herberd, diğerinde Brezilyalı Gusto ve Henry olacak. Tüfek, Herberd’te olacağı için biz önden gidiyoruz. Gidiş yönümüz akıntıya karşı. Güneş tam gittiğimiz istikamette yoğun bir yansıma yapıyor. Suyun üzerindeki yansıma yüzünden hippoları görmek zorlaşıyor.

 

Su seviyesi düştüğü için nehirde yer yer küçüklü büyüklü adacıklar oluşmuş. Adacıklar yüzünden, zaman zaman genişliği daralan su kanallarından ilerlemek zorundayız. Hem bir tehlike anında karaya çabuk ulaşabilmek, hem de görmek istediğimiz hayvanların kıyıya yakın olmaları nedeniyle, bu kanalları kullanarak yüz-yüzelli metre genişliğindeki ana nehir yatağına girmeden ilerliyoruz.

 

Gayet keyifli bir şekilde kürek çekmeye devam ediyoruz. Etrafta çok sayıda hippo var. Nehrin genişlediği yerde, birbirine yakın iki ayrı noktada 20–30 hayvanlık iki ayrı sürü var. Nehrin ortasında bulunan bir kum adacığına doğru yaklaşıyoruz. Aramızdaki mesafe onbeş metre kadar. İlk kez hippolara bu kadar yakınız.

 

Tekrar kıyıya yanaşıp dar bir kanala giriyoruz. Her iki yanımızda iki metre yüksekliğinde kum duvarlar var. Az ileride, kıyıya paralel uzanan bir kumluk alan başlıyor. Bir buffalonun (afrika mandası) nehre girmek üzere olduğunu görüyorum. Suyu geçerken bizi fark ediyor ve bir an duraklıyor. Su fazla derin olmadığı için rahatça kumluk alana çıkıp oradan bize doğru bakıyor. Aramızdaki mesafe yirmi metre kadar. Rehberimiz tehlikeli bir hayvan olduğu ve dikkatli olmamız konusunda bizi uyarmıştı. Buffalo bize doğru saldırıya geçiyor. Oldukça heyecanlanıyoruz. ‘Eyvah, şimdi ne yapacağız’ derken ayağı takılıyor ve yere yuvarlanıyor. Aramızdaki mesafe sadece üç-dört metre. Bufalo tekrar ayağa kalkmaya çalışırken, Herbert tüfeğini havaya doğru ateşliyor. Tüfeğin sesinden korkup uzaklaşıyor. Neyse bunu ucuz atlattık ama çok kötü şeyler olabilirdi. Doğanın şakasının olmadığını gösteren güzel bir deneyim.

 

Güneşin iyice yattığı bir sırada dönüşe geçiyoruz. Rehber, akıntının da yardımıyla geri dönmeyi düşünüyor ama ters esen sert bir rüzgâr var. Tekrar dar kanallara girmek ve geldiğimiz yolu kullanmak daha akılcı geliyor. Zamanımız daralıyor, akşam karanlığına kalabiliriz. Herberd herkesi ikaz ediyor. Akıntının da yardımı ile hızlanıyor, hippolara dikkat ederek ilerliyoruz.

 

Güneş çoktan battı. En önde olduğum için kanalı dikkatle takip etmeye çalışıyorum. Dar bir yere doğru yaklaşıyoruz. Herberd’i uyarıyorum; ileride bir hippo var, suya dalıyor. Zamanımızın daraldığı bu yerde, hippo bize sorun yaşatabilir. Büyük bir ağaç gövdesi devrilerek kanalı kapatmış, geçebilmemiz için sadece iki metrelik bir alan var ve hipo aralığa doğru gidiyor. Bir an için sudan çıkıp dev cüssesi ile yanı başımızda beliriyor. Bizi bu kadar yakından görünce, o da şaşırıp panikliyor. Bize doğru yönelirse durum tehlikeli bir hal alacak. Tekrar suya dalıyor, suya daldığı yer bizim geçmemiz gereken açık alan, artık orayı kullanamayız. Durum çok tehlikeli, bir ağacın dallarının yattığı kum sığlıktan geçmek zorundayız. Kuma oturuyoruz. Herberd inip kanoyu itiyor. Bu bölümü tedirginlik içinde, güçlükle geçiyoruz, hipo ortalıkta görünmüyor. Nerede acaba? Neyse, yirmi–otuz metre ilerde suyun genişlediği bir yerde yüzeye çıktığını görünce rahatlıyoruz.

 

Karanlığa kalmak istemediğimiz için herkes var gücüyle küreklere asılıyor. Nihayet Park Merkezinin büyük telsiz antenini görüyoruz.

 

Çok heyecanlı bir aktiviteyi de böylece tamamlayıp kıyıya yanaştığımız zaman günün son ışıkları da kaybolmak üzere. Gökyüzünün batı tarafı kıpkızıl. Sıtma riski çok yüksek olduğu için Henry’nin uyarısıyla hemen bol bol sprey sıkıyorum. Ranger ailelerinin ihtiyaçlarını karşıladıkları kantinden içecek bir şeyler alıyoruz. Parkta elektrik yok.

 

Yemek kokusuna gelen bir hainayı çadırlarımızın hemen arkasında görüyoruz. Diş fırçalamaya ve tuvalete giderken bile yanımıza silahlı muhafız almak zorunda olduğumuz saatlerdeyiz.

 

FARUK BUDAK / Kasım 2002

You may also like

error: Content is protected !!
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00