GÜNEY AFRİKA – Bölüm 1 / CAPE TOWN

MANDELA’NIN ADASINDA BİR GÜN

Afrika’da ilk dikkatimi çeken şey, siyahlar ile beyazlar arasındaki görünmez ama hissedilen gerilim oluyor. Bu kaçınılmaz durumla birlikte seyahat edeceğimi düşünmek oldukça can sıkıcı. Hotelin bahçe kapısı sürekli kapalı. Giriş-çıkışlarda kullanmaları için müşterilere birer anahtar veriliyor. Bahçenin içindeki ana binaya da demir parmaklıklı bir kapıdan giriliyor. Bu kapı da aynı anahtar tarafından açılıyor. Girişteki çift kapılı güvenlik sistemi, hiç alışık olmadığım bir duygu.

 

Saat 12’den sonra Waterfront’u dolaşmak için çıkıyorum. Elimdeki haritaya göre pansiyonumun da bulunduğu cadde, beni doğruca deniz kıyısına çıkaracak. Düzenli kavşaklar, geniş caddeler, yabancısı olmadığım Amerika benzeri görüntüler. İşsiz siyahlar, çiçek ve dergi satmaya çalışıyorlar.

 

Uzun bir yürüyüşün ardından Waterfront’a geliyorum. Kafe ve restoranlarla dolu büyük bir alışveriş merkezi, limanla iç içe. Saat Kulesinin (Clock Tower) sağındaki binanın girişinde ”Nelson Mandela Getaway to Robben Island” yazıyor. Birden ‘Robben Island’ın, UNESCO Dünya Kültür Varlıkları Listesinde olduğunu hatırlıyorum. Asya’daki yerler hakkında yolculuk öncesi detaylı bilgi toplayabilme imkânım olmuştu ama Afrika’dakilerin yerlerini tam olarak bilmiyordum . Bu sürprizden dolayı müthiş mutluyum.

 

Çoğunluğu yaşlı beyaz turistlerden oluşan bir grupla feribota biniyorum. Limandan çıkıp denize açılınca şehrin panoraması belirmeye başlıyor. Bulutların arasındaki Table Mountain (Masa Dağı) ve Green Point’in ötelerine kadar uzanan evleriyle güzel bir şehir Cape Town.

 

Kırk beş dakikalık bir yolculuğun ardından adaya ulaşıyoruz. Üç otobüs bizi bekliyor. Genç siyah rehberimiz Kenneth’in öncülüğünde yarım saat kadar süren bir otobüs turu yapıyoruz. Kenneth seyir halindeyken adanın tarihi hakkında bilgi veriyor. Ada, 1500’lerden itibaren Avrupalı sömürgeciler arasında birkaç kez el değiştirmiş. En son, Güney Afrika’nın ırkçı rejimi tarafından politik mahkumların kapatıldığı bir hapishaneye dönüştürülmüş. Güney Afrika Cumhuriyeti’nin ilk siyah devlet başkanı Nelson Mandela,  burada beşinci bölümün beş nolu hücresinde tam on sekiz yıl tutsak kalmış.

 

Adada bulunan yapıları, kiliseleri, camileri, İkinci Dünya Savaşı’nda yerleştirilen ve hiç kullanılmayan topları hızlı bir otobüs turu ile görüyoruz.

 

Tur sırasında gördüğümüz en ilginç yer, mahkûmların çalıştırıldığı kireç ocağı. Alanın tam ortasında yumruk büyüklüğündeki taşlardan oluşmuş bir yığın, dikkatimi çekmişti. Rehberimiz Kenneth, tur sırasında burayı en sona bırakmış ve bu taş yığını için ‘Afrika’nın en önemli ulusal anıtı’ demişti. Turdaki herkes çok şaşırmış, böylesine basit bir taş yığınının ulusal anıt olmasını anlayamamıştık. Beş yılda bir, 11 Şubat günü bu hapishanede kalmış mahkûmlar bir araya gelerek o günlerin anısına buraya birer taş bırakıyorlarmış. İşte bu taş yığını böyle oluşmuş. Bu gelenek, son mahkûm ölünceye kadar da devam edecekmiş.

 

Gezinin ikinci bölümünde asıl hapishaneyi geziyoruz. Yeni rehberimiz yaşamının yirmi yılını burada tutsak olarak geçirmiş olan yaşlı bir siyah. Mandela’nın 18 yıl kaldığı hücreyi, havalandırmaya çıktığı avluyu, banyoları ve yemekhaneyi gezdirip bilgi veriyor. Avluda Mandela’nın 1966 yılında hapishanede çekilmiş bir fotoğrafı var. Fotoğraf, tam fotoğrafın çekildiği noktaya dikilmiş.

 

Turun sonunda, küçük bir salonda bulunan sıralara oturmamız isteniyor. Rehberimiz sorulara cevap veriyor. Ziyaretçilerden birinin ‘hala neden burada çalışıyorsun’ sorusu hoşuna gidiyor. Öncelikle, siyasi bir tutuklu için iş bulmanın hiç de kolay olmadığını vurguluyor.

 

Burayı en iyi anlatabilecek kişinin yine burada yaşamış bir mahkûm olduğuna inandığını söylüyor. Onu dinlerken, Robben Island’ın sadece bir hapishane değil, Güney Afrika’nın hafızasının bir parçası olduğunu daha iyi anlıyorum.

 

FARUK BUDAK / Ekim 2002

Related posts

MOZAMBİK – Bölüm 2 / VILANKULA

MOZAMBİK – Bölüm 1 / MAPUTO

MOZAMBİK – Bölüm 3 / INHAMBANE