AFRİKA’NIN EN YÜKSEK GEÇİDİNDEN BİR DAĞ KRALLIĞINA
Saat 10’da Sani Lodge’ta organize ettiğim bir tura katılacağım. Lesotho topraklarına geçeceğiz. Drakensberg’ler, ülkenin sahil kısmından Lesotho ve Free State bölgelerine geçişte doğal bir set oluşturuyor. Buradaki siyah yerli halkın yüzyıllardır kullandıkları ticaret yolunu ve bu yolun geçtiği 2876 metre yükseklikteki Afrika’nın en yüksek geçidi Sani Pass’ı (Sani Geçidi) göreceğiz.
Beni almak için beyaz bir Land Rover geliyor. Tura katılanların tamamı diğer lodge’lardan gelen 65 yaşın üzerindeki Güney Afrikalı beyazlar.
Şoförümüz, sınır noktasında, pasaportlarımızı damgalatıp geliyor. Güney Afrika sınır binasından sonra, yolun eğimi ciddi bir şekilde arttığından, sadece dört çeker araçların geçişine izin veriliyor. Yol, döne döne sürekli yükseliyor. Son virajı dönüp düzlüğe çıktığımız zaman ‘Afrika’nın en yüksek pub’ı’ yazan Sani Pass Pub’ı görüyorum. Az ileride Lesoto sınır noktası var. Şoförümüz yine pasaportlarımızı alıp gidiyor. Hava beş dakika öncesinin tam tersine güneşli ve pırıl pırıl. Biraz aşağımız ise tamamen bulutlarla kaplı. Geçide doğru ilerleyen bulutları, Lesoto yönünden esen sert bir rüzgâr engelliyor.
Lesotho, Güney Afrika’nın ortasında yer alan küçük ve yoksul bir dağ ülkesi. Erkek nüfusun önemli bir bölümü Güney Afrika’daki elmas ve altın madenlerinde ayda 25-30 dolar gibi düşük ücretlerle çalışıyor.
On beş kilometre ilerideki bir Lesotho köyüne gidiyoruz. Yuvarlak planlı, tek odalı, çatısı dallarla kapatılmış kulübelerden oluşuyor. Hiç yeşilliğin olmadığı, sert rüzgârların dövdüğü bir yer burası. Tek geçim kaynakları koyun yetiştiriciliği. Koyun yününden yapılmış battaniyelerine sarınmış durumda oturuyorlar. Güneş olmasına rağmen iki bin beş yüz metrenin üzerinde bir yükseklikte olduğumuz için hava oldukça serin. Şoförümüz ziyaret edeceğimiz köy evinde nasıl davranmamız gerektiği konusunda bizi bilgilendiriyor. Ziyaret sonrasında arzu edersek ev sahibine bir miktar para bırakabileceğimizi de ilave ediyor.
Girdiğimiz kulübe tek gözlü bir odadan ibaret. Kapısı sert kuzey rüzgârlarından korunmak için güneye açılmış. Köy, ormana çok uzak olduğu için odun sıkıntısı var. Bu yüzden ısınmak için tezek kullanıyorlar. Odanın ortasında, üzerinde tezek yanan bir metal kap var. Girişin tam karşısında mutfak olarak kullandıkları bir bölüm, sağ tarafta bir yatak. Son derece basit bir ev ortamı. Aküye bağlanmış bir araba teybi görüyorum. Dumanın çıkabileceği bir baca olmadığı için tavan simsiyah.
Rehber şoförümüz, köy yaşamı hakkında ayrıntılı bilgi verdikten sonra, evde ekmeğin nasıl yapıldığını anlatıyor. Ev sahibesi, metal kapağı ve altındaki sıcaktan sararmış gazete kâğıdını da maşayla kaldırınca, keke benzer, nar gibi kızarmış ve dilimlenmiş ekmek görünüyor. Büyükçe birkaç dilim ekmek, pubtaki öğle yemeğimiz için paket yapılıyor.
Afrika’nın en yüksek Pub’ının otoparkı oldukça kalabalık. Restoran kısmında ve lobide ayakta bekleyenler var. Dışarıdaki verandada güneşlenenlerin tamamı beyaz Güney Afrikalılar. Üç kız çocuğu olan bir anne, fotoğraf makinemle ilgileniyor. Yerde oturuyorlar, yanlarına oturmak için izin istiyorum. Lodge’ta tam pansiyon kaldığım için güzel bir öğle yemeği paketim var.
Büyük grubun aracı hareket etmek üzere iken veranda tamamen boşalıyor. İki aile ile, büyük masalara geçiyoruz. Güzel bir sohbet başlıyor. Hafta sonu tatili için gelmiş Güney Afrikalı çiftçiler. Şekerkamışı yetiştiriyorlarmış. Bayanlardan biri, Afrika’daki gezimin sekiz ay süreceğini duyunca; ”n’olur beni de sırt çantanın şu gözüne al” diye takılıyor. Erkeklerden biri, çocuklara kola, kendisine ve bana bira alıp geliyor.
Afrikanlar, Avrupa’daki akrabaları kadar soğuk değiller, aksine daha konuşkan ve sıcakkanlılar. Belki de dünyanın uzak bir ülkesinde yaşamanın getirdiği bir durum; yalnızlıklarını karşılaştıkları diğer beyazlarla gidermeye çalışıyorlar.
Dönüş saati geliyor, Afrikan aileler ile vedalaşıyorum. Dörtçekerimizle geçitten aşağıya inmeye başlayınca tekrar bulutların içine giriyoruz. Isı hissedilir bir şekilde düşüyor. Sınır noktasını geçtikten sonra pasaportlarımız dağıtılıyor. Pasaportumda, Lesotho’ya giriş-çıkış damgam var.
Lodge’a varınca, dinlenmek için hemen odama çıkıyorum. Odam soğuk, günlüğümü alıp lobiye insem iyi olacak.
Herkes şöminenin karşısında toplanmış bir şeyler içiyor. Hemen yukarıyı soruyorlar, güneşli olduğunu öğrenmek herkesi şaşırtıyor. Büyük masaya oturup günlüğümü açıyorum. Bugün gelen dört genç İngiliz bayan da gelip masama oturuyor. Masadaki herkes önündeki deftere bir şeyler yazıyor. Sanki bir kütüphanenin okuma salonunda gibiyim. Kızlar, Kenya’dan yola çıkıp Cape Town’a kadar gitmişler. Botswana üzerinden Güney Afrika’ya giriş yaptıkları için şimdi benim izlediğim rotayı takip ediyorlar. Kenya’daki Nakuru ve Zambia’daki South Luangwa Milli Parklarını mutlaka gezmem gerektiğini söylüyorlar. Bir Türk’ün bu kadar uzun bir geziye çıkmış olması ve günlük tutması İngiliz kızları biraz şaşırtıyor.
Drakensberg’e gelirken sadece bir dağ geçidi göreceğimi düşünüyordum. Oysa bugün bir ülkeye damga vurdurup çıkmış, Lesotho köylülerinin evine misafir olmuş ve Afrika’nın yükseklerinde bambaşka bir dünyaya dokunmuştum.
FARUK BUDAK / Ekim 2002