EJDERHA DAĞLARINDA İLK AFRİKA GECESİ
Port Elizabeth’te geçirdiğim kısa sürede en çok dikkatimi çeken şey, şehrin temizliği ve düzeni oluyor. Hint Okyanusu kıyısında yürüyüş yapmak da son derece keyifli.
Sabah 07:30 sularında, çok sevdiğim Lungine lodge’dan ayrılarak Drakensberg Dağlarına gidiyorum.
Yolculuğun hemen başında Güney Afrika’nın Eastern Cape olarak adlandırılan bölgesine giriyoruz. Bitki örtüsü hemen değişiyor. Bu bölge, uzunca bir süre İngiliz sömürgesi altında kalmış. Neredeyse kendimi bir haftadır Amerika’da dolaşıyor gibi hissediyorum. Böyle bir ortamda, gerçek Afrika’yı ne zaman yaşayacağımı şiddetle merak etmeye başladım.
Öğle saatlerinden sonra, siyahların yerleşim bölgelerinden geçmeye başladık. İlk kez, çatısı sazlarla kaplı, dairesel kulübeler görmeye başladım.
Akşam beş buçukta, bir benzin istasyonunda beni Drakensberg’e götürecek taksiye transfer oluyorum. Kalacağım yere önceden telefon ederek beni aldırmalarını rica etmiştim. Fiat Uno marka bir taksi geliyor. Güzel bir asfalt yolda ilerliyoruz. Dağların ardında nefis bir günbatımı manzarası var. Sarıdan ateş kırmızısına, pembeden mora kadar farklı tonlarda değişen olağanüstü bir manzara. Bir yerlerde şimşekler çakıyor, dağların ardında şiddetli bir sağanak var. Ufkun öteki tarafında da muhteşem güzellikte bir günbatımı yaşanıyor. Yolda ilerledikçe, bir kaybolup bir karşıma çıkan güneş, küçük göllerin üzerinde sıra dışı bir güzellikte yansıyor.
Taksi şirketinin merkezinde, beni kalacağım Sani Lodge’un sahibi Roussell karşılıyor. Elli yaşlarında, uzun boylu, zayıf bir Afrikaner (Afrika doğumlu beyazlara verilen genel isim). Anlaşılır bir İngilizcesi var. ”On yıldır burayı çalıştırıyorum, ilk kez bir Türk backpacker görüyorum” diyor.
Gecenin karanlığında toprak bir yola giriyoruz. Önümüzde on bir kilometrelik bir yol var. İki defa durduğumuzda karanlıkta gözleri pırıl pırıl parlayan impalalar görüyoruz. Kaçmadan, hareketsiz bir halde öylece bekleşiyorlar.
Ertesi Gün:
Sabah saat 09:30’da ilk aktivitemiz başlıyor. Güney Drakensberg dağlarında altı-yedi saatlik bir yürüyüşün ardından iki bin yıllık kaya resimlerini göreceğiz. Rehberimiz Nico, bir Afrikan. Yarı kırmızı, yarı mor saçları, boyanmış sakalı ve hızlı konuşmasıyla son derece enteresan bir tip. Yürüyüş sırasında bizi fazla zorlamıyor. Mevsim ilkbahar olmasına karşın hava oldukça sıcak.
Drakensberg, ya da ingilizce deyişle Dragon Mountains, Afrikan dilinde Ejderha Dağları anlamına geliyor. Yerli Zulu halkı, bu dağı “mızrakların engeli” anlamına gelen ‘Ukhalamba’ olarak adlandırıyor.
Drakensberg, Bushmen olarak da bilinen San halkının yerleşim yeri. Bu kabile, Taş Devri’nden 19. yüzyılın sonlarına kadar bu bölgede yaşamını sürdürmüş. Mağara duvarlarına yaptıkları resimler son derece önemli bir kültür mirası. Duvar resimlerinde, hayvan -özellikle Afrika antilobu- ve insan figürleri bulunuyor. Drakensberg’lerde 600’den fazla noktada 35 bini aşkın kaya resmi tespit edilmiş.
İngiliz göçmenlerin bölgeye yerleşmeye başlamasıyla yerli halk Bushmenler acımasız bir katliama uğrarlar. Son Bushmen 1880’li yılların başında öldürülür.
Üzerimde uzun yürüyüşün verdiği tatlı bir yorgunluk, kamp ateşinin etrafında sıcak bir sohbet, siyah temizlikçi kadının Zulu dilinde yaptığı telefon konuşması ve vadide yankılanan gece kuşlarının gizemli sesleri… Aradığım Afrika ile ilk kez gerçekten karşılaşıyor gibiyim.
FARUK BUDAK / Ekim 2002