HİNDİSTAN / MAHARASTHRA – Bölüm 1 / MUMBAI
“NEY BASSAP” GÜNLERİ
Hindistan’ın büyük şehirlerinden biri olan Mumbai’dayım. Mumbai, insanı içine alan değil, üzerine çöken bir şehir. Şehrin Coloba bölgesi, genelde turistlerin kaldığı otellerle dolu bir semt. Doğal olarak da kaldırımlar turistik eşya satan küçük tezgahlarla dopdolu. Mermer fillerden Hint tarzı davullara, parfümden deri terliklere kadar her şey var. Bu yoğunluk yüzünden caddede rahatça yürümek bile mümkün olmuyor. Her beş saniyede bir önümün kesilmesi, benim de papağan gibi “ney bassap” (hayır arkadaş / tamam yeter arkadaş) dememi gerektiriyor.
Bazılarına göre yalnız dolaşan beyaz bir erkek mutlaka bir şey arıyordur. Karanlık yüzlü bir tipe göre “mutlaka bir şey arıyor olmak” zorundaymışım. Gelecek cevabı bilmeme rağmen, “ne arayabilirim” diye sorduğumda aldığım cevap, “her çeşit uyuşturucu, her renkte kadın”. Teşekkür ederim, kalsın.
Coloba’nın en güzel mekanlarından biri de Leopold Restoran Bar. Pek lüks bir yer değil ama neredeyse Coloba’da kalan tüm yabancıların geldiği bir yer. Yemekler gerçekten iyi. Hindistan’da aklıma olumsuz şeyler gelmeden rahatça yemek yiyebildiğim nadir yerlerden biri.
Dün akşam üzeri “Gate of India”ya gittim. İngiltere Kralı Beşinci George’un 1911 yılında Hindistan’a yaptığı ziyaretin anısına Apollo Meydanının kıyıya yakın bölümünde inşa edilmiş, bir zafer anıtına benzeyen devasa bir yapı. İslam sanatı ile gotik tarzın uyumlu bir sentezi. Uçakla seyahatin mümkün olmadığı geçen yüzyılın ilk yarısında, Hindistan’a giriş kapısı Bombay’da karşılaşılan ilk anıtsal yapı.
Elephanta Adasından dönenler, piknik yapanlar, balon satıcıları, fotoğrafçılarla dolu bir curcuna. Bol resim vermesi açısından güzel bir mekân.
Hemen yanıma 13-14 yaşlarında bir Hintli kız geliyor, kucağında da küçük bir çocuk var. ”Seni dün gördüm Fransız” diye giriyor sohbete. Çok tatlı bir İngilizcesi var. Sonuçta, “senden para istemiyorum, sadece yardım istiyorum” diyerek baklayı ağzından çıkarıyor. Çocuğa süttozu alması gerekiyormuş. Birlikte gidip alacakmışız. ”Ben gelmesem de onun yerine sen gidip alsan, yüz rupi yeter mi?”. Dünden razı.
”Ney bassap”ı (hayır arkadaşım) öğrendiğim çok iyi oldu. Elimde bir fotoğraf makinesi olmasına rağmen illa Polaroid ile fotoğrafını çekeceğim diyen yapışkan fotoğrafçılardan kurtuluşun tek çaresi, bu tılsımlı kelimeler. İngilizce biliyorlar, ama etkili olmuyor.

Elephanta Adasına gidecek teknedeyim.
Sıcak iyice bastırmadan bu adadaki mağara tapınakları görmek istiyorum. Ada, Bombaylıların piknik için gittikleri bir yer. Teknede, özel rehberli yabancılarımız da var. Hintliler, her zamanki gibi bolca gürültü yaparak teknenin kalkışını bekliyorlar. Nadir olarak karşılaştığım Hintli güzel bir bayan da rehberlik mesleğini seçmiş. Grubundakilerden biri, arkadaşlarının ve rehberin fotoğrafını çekiyor. Bir türlü beceremediğim şeylerden biri de kendi fotoğraflarımı çektirmek. Yolculuklarda çektiğim fotoğrafların arkasındaki gözün bana ait olduğunu bilmek, belki de beni bu tür heveslerden uzaklaştıran asıl neden.
Nihayet motorumuz çalışmaya başlıyor. Son anda, önümdeki sıraya turuncu renkteki giyimleriyle iki budist rahip oturuyor. Hareket ettikten bir süre sonra arkama dönüp baktığımda da diğer rahiplerin arkadaki büyükçe masa üzerinde bağdaş kurarak oturmayı tercih ettiklerini görüyorum.
Kendimi çok huzurlu ve mutlu hissettiğim çok özel anlarda, gözlerimi kapatır, Tanrıya şükranlarımı iletmeye çalışırım. Bu özel anlarda, ruhumun bedenimden ayrılarak yükseldiğini ve bulunduğum şehrin, bölgenin, ülkenin, hatta koskoca kıtanın ayaklarımın altında olduğunu hissederim. İşte, Elephanta’ya varmadan önce teknede tekrarlanıyor bu an.
Adadaki Hindu tapınakları 5-8nci yüzyıllarda yapılmış. Ellora ile kıyaslandığında sayıca çok az, sadece dört taneler. Ellora’daki kaya tapınakların yanında oldukça sönük sayılacak büyüklükte ve sayıda olmalarına karşın heykellerin büyüklüğü, işçiliği ve yarattıkları etki, aradaki farkı kesinlikle kapatacak derecede önemli boyutlarda.
Sömürgeci Portekizliler, bir fil heykelinden dolayı adanın ismini Elephanta olarak değiştiriyor. Bu dönemde, Portekizlilerin tapınaklara önemli derecede zarar verdiği ısrarla vurgulanıyor.
Ellora’da üç farklı dine ait tapınakları yan yana görmek mümkün. Elephanta’dakiler ise tamamen Hindu tapınakları. İlk önce Hinduizm vardı, daha sonra Budizm ve Jainizm ortaya çıkıyor…
Ana tapınakta, Tanrı Şiva’ya ait büyük heykel oymalardan birinde, Şiva üç başlı olarak Brahma ve Vişnu’yu temsil ederken gösterilmiş. Bir başka ilginç panelde de Şiva Ardhanari, yani yarısı erkek, yarısı dişi olarak betimlenmiş. Ayrıca karısı Parvati ile birlikte olduğu bir panel daha var. Şiva’yı Tandava dansı yaparken gösteren bir figür de girişin hemen sağında yer alıyor. Bir başka figürde de yine Hindu mitolojisinde önemli bir olay olan Şiva’nin Himalayalardaki evi Kailasa’nın sallanması gösteriliyor.
Yıpranmış eski bir teknede Mumbai’ye dönüyorum. Denizin üzerinde olmak çok keyifli bir duygu. Oturduğum bankın öte ucundaki Avrupalı genç, defterine insan portreleri çiziyor. Bombay yavaş yavaş ufukta büyürken, denizin üzerinde savrulan rüzgârla birlikte ben de sessizce o çizime bakıyorum. Güzel bir resim.
Faruk BUDAK / Nisan 2002
