BİR NEHİR, BİNLERCE SIĞIR VE BİN YILLIK GELENEK

Afrika, insana sabretmeyi öğreten bir kıtadır. Bazı yerlerde saatlerce beklersiniz; hiçbir şey olmuyor sanırsınız. Sonra bir anda öyle bir sahneyle karşılaşırsınız ki, bütün o bekleyişin aslında yaşanacak ana hazırlanmak olduğunu anlarsınız.

 

Mali’nin kalbinde, Nijer Nehri’nin kıyısında geçirdiğimiz o sabah da tam böyle başlıyordu.

 

Güneş henüz yükselirken Nehrin üzerinde hafif bir sis tabakası dolaşıyor, su neredeyse hiç ses çıkarmadan ağır ağır akıyordu. Her iki kıyıda da sazlardan ve dallardan yapılmış birkaç kulübe vardı. Kulübelerin önünde ise yılların izini taşıyan elleriyle ağlarını onaran balıkçılar oturuyordu. Hayat, son derece sıradan görünüyordu.

 

İlk bakışta buranın, Batı Afrika’nın en etkileyici kültürel olaylarından birine birazdan ev sahipliği yapacağına inanmak zordu. Fotoğraf makinelerimiz hazırdı ama ortada fotoğraflanacak belirgin bir hareket yoktu. Nehrin iki yakasında sessizlik hâkimdi. Ara sıra geçen küçük bir kano, uzaktan gelen kuş sesleri ve suyun kıyıya usulca vurması dışında her şey olağan görünüyordu.

 

Tam da bu yüzden Afrika’yı seviyorum. Çünkü burada en büyük hikâyeler, çoğu zaman en sessiz anların içinden doğar.

 

Karşı kıyıya dikkatle baktığımda, kulübelerin biraz gerisinde belli belirsiz bir hareketlilik fark ediyordum.  İnsanlar bir şeylerle meşguldü. Kimileri yürüyor, kimileri bekliyordu. O an bunun birazdan başlayacak büyük göçün hazırlığı olduğunu bilmiyordum.

 

Bizim taraftaki balıkçılar ise hiçbir telaş göstermiyordu. Ağlarındaki düğümleri sabırla çözüyor, kopan yerleri onarıyorlardı. Sanki biraz sonra binlerce hayvanın aynı nehre girecek olması onlar için olağan bir günün küçük bir ayrıntısından ibaretti.

 

İşte Afrika’nın en çok hayran olduğum taraflarından biri de bu. Bizim için olağanüstü olan birçok şey, burada yaşayan insanlar için hayatın doğal akışından başka bir anlam taşımıyor. O sabah da öyleydi. Henüz hiçbir şey başlamamıştı. Ama nehir, sanki birazdan yaşanacak büyük hikâyeyi herkesten önce biliyor gibiydi.

 

Yerel rehberimiz sabah yola çıkmadan önce kısa bir cümle kurmuştu. “Şanslıysak bugün büyük geçişi görebiliriz.” Ne zaman olacağını o da bilmiyordu. Afrika’da doğa, insanın programına göre hareket etmez.

 

Nijer Nehri kıyısına ulaştığımızda ilk işimiz karşı kıyıyı dikkatlice taramak oluyordu. İlk bakışta belirgin bir hareket görünmüyordu. Sonra uzakta, nehirden biraz içeride koyu renkli bir kitle fark ediyorduk.

 

Dürbünlerimizi kaldırınca bunun bir sığır sürüsü olduğunu fark edip heyecanla beklemeye başlıyorduk.

 

Dakikalar geçtikçe sürü büyüyor, çevresindeki insan sayısı da artıyordu. Çobanlar bir araya geliyor, gençler ellerindeki uzun sopalarla sürünün çevresinde dolaşıyor, sanki görünmeyen bir hazırlık tamamlanıyordu.

 

Henüz hiçbir hayvan suya girmemişti. Sonra beklenen an geldi. Gençlerden oluşan küçük bir grup nehre doğru yürüdü. İçlerinden biri sürünün önündeki iri bir sığırı yavaşça öne çıkardı. Uzun sopalarıyla yön veriyor, sakin ama kararlı hareketlerle onu suya doğru yönlendiriyordu.

 

İlk adımı o attı. Sığır ağır ağır suya girdi. Gençler de hiç tereddüt etmeden peşinden nehre girdiler. Birkaç metre ilerledikten sonra hayvan yüzmeye başladı. Ve sanki görünmeyen bir düğmeye basılmış gibi arkadaki yüzlerce sığır da hareketlendi. İşte o anda bekleyiş sona ermiş, Afrika’nın en etkileyici sahnelerinden biri başlamıştı.

 

İlk birkaç hayvanın suya girmesinden sonra olanlar tarif edilmesi güç bir manzaraya dönüştü. Sanki görünmeyen bir komut verilmişti. Bir sürü, ardından bir diğeri, sonra bir başkası… Dakikalar içinde yüzlerce sığır kendilerini Nijer Nehri’nin serin sularına bırakmıştı. Bir süre sonra artık suyu görmek bile zorlaşmıştı.

 

Öyle bir an gelmişti ki, Nehir, boynuzlardan oluşan dev bir ormana dönüşmüştü. Su yüzeyinin her yanında yalnızca boynuzlar, kulaklar ve arada bir yükselip tekrar kaybolan başlar seçiliyordu. Hayvanlar birbirlerine çarpmamaya çalışıyor, akıntıya karşı yönlerini koruyor, nefes almak için başlarını biraz daha yukarı kaldırıyorlardı.

 

Uzaktan bakınca, sanki nehir akmıyor da boynuzlardan oluşmuş dev bir canlı ağır ağır karşı kıyıya doğru ilerliyordu. Deklanşöre art arda basıyordum. Her kare bir öncekinden daha etkileyiciydi. Ama içimden sürekli aynı düşünce geçiyordu. “Bunu tek bir fotoğraf anlatamaz…”

 

Her saniye yeni bir kare doğuyordu. Boynuzlar, köpüren sular, bağıran çobanlar, kanolar, nehrin ortasında birbirini takip eden yüzlerce hayvan… Fotoğrafçı tarafım bana “Çekmeye devam et.” diyordu.

 

Sonra bir an durdum. Makineyi elimden indirip aracın koltuğunun üzerine koydum. Çünkü o anda fark ettim ki, bazı anlar sadece fotoğraflanmak için değil, yaşanmak için de vardır. Vizörün arkasından gördüğüm manzara büyüleyiciydi. Ama gözlerimle gördüğüm manzara çok daha derindi.

 

O birkaç dakika boyunca sadece izledim. Belki de o gün çektiğim en değerli kare, hiç çekmediğim kareydi.

 

İlk bakışta bu geçiş, yalnızca binlerce sığırın bir nehri aşması gibi görünüyor. Oysa biraz yakından bakınca bunun çok daha derin bir anlam taşıdığını fark ediyorsunuz. Fulaniler yalnızca sürülerini yeni otlaklara götürmüyor; geride bıraktıkları toprağa da nefes alacak zaman tanıyorlar. Bir süre sonra yeniden yeşerecek otlar, tekrar yağacak yağmurlar ve gelecek yılın yaşamı için… Belki de sürdürülebilir yaşamın en sade ve en eski tanımı budur.

 

O gün tanık olduğumuz şey, yalnızca binlerce sığırın bir nehri geçmesi değildi. Bu, Batı Afrika’nın en büyük göçebe halklarından biri olan Fulanilerin, kuşaklar boyunca yaşatarak günümüze taşıdığı mevsimlik göç geleneğiydi.

 

UNESCO’nun Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne aldığı Yaaral ve Degal törenlerinin tam merkezindeydik. O an bunun farkında değildik. Biz sadece büyülenmiş halde bu olağanüstü geçişi izliyorduk.

 

Sığırlar birbiri ardına karşı kıyıya ulaşırken, aklımdan tek bir soru geçiyordu: Neden? Neden her yıl aynı nehir… Neden aynı zorluk… Neden bunca emek… Cevabı ise sandığımdan çok daha derindi.

 

Fulaniler için bu yalnızca bir hayvan göçü değildi. Bu, doğayla yapılmış sessiz bir anlaşmaydı. Yüzyıllardır aynı döngüyü tekrarlamaktaydılar.  

 

Yağmurların zamanını bilirler. Nehrin taşma zamanını bilirler. Otların ne zaman filizleneceğini bilirler. Ve en önemlisi, toprağın ne zaman dinlenmeye ihtiyacı olduğunu bilirler. Bu yüzden sürülerini aynı yerde aylarca tutmazlar. Bir otlağı tüketmeden ayrılır, başka bir bölgeye geçerler. Geride bıraktıkları toprak ise yeniden nefes almaya başlar. Yağmurlar gelir. Otlar yeniden büyür. Aylar sonra aynı insanlar aynı sürülerle yeniden döner. İşte bu yüzden bu yolculuk yalnızca hayvanların yolculuğu değildir. Toprağın da yolculuğudur.

 

Sığırlar karşı kıyıya ulaşırken gözüm yeniden nehir kıyısındaki balıkçılara takılıyordu. Nehrin hemen kıyısında, sazlardan örülmüş küçük kulübelerin önünde oturan birkaç balıkçı, yıpranmış ağlarını büyük bir sabırla onarıyordu. Sanki biraz önce yaşanan o büyük hengâme hiç yaşanmamış gibiydi. Arkalarında binlerce sığır yeni otlaklara doğru ilerliyor, genç çobanlar sürüyü toparlamaya çalışıyor, nehir ise bütün bu hareketliliğe rağmen ağırbaşlı akışını sürdürüyordu.

 

Fulani halkı için sığır yalnızca ekonomik bir değer değildir. Bir ailenin itibarı, sosyal konumu ve hatta evlilik gelenekleri bile büyük ölçüde sahip olduğu sürüyle ilişkilidir. Bu nedenle Nijer Nehri’ndeki bu geçiş, yalnızca hayvanların yer değiştirmesi değil; bir kültürün, bir yaşam biçiminin ve kuşaklar boyunca aktarılan bir geleneğin de devamıydı.

 

Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar sürdürülebilir yaşam modellerini yeniden keşfetmeye çalışırken, Fulaniler bunu yüzyıllardır uyguluyordu. Bu nedenle Yaaral ve Degal, UNESCO tarafından “İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası” olarak kabul edildi. Korunan yalnızca bir tören değil; doğayla uyum içinde yaşamanın kuşaktan kuşağa aktarılan bilgeliğiydi.

 

Fotoğrafçılık bazen doğru ışığı beklemektir. Bazen de doğru anı… Ama bazı günler vardır ki ne ışığı siz seçersiniz ne de anı. O gün yalnızca orada bulunmuş olmanız bile büyük bir şanstır. Nijer Nehri kıyısında yaşadığım o sabah, tam da böyle bir zamandı.

 

Ortalık tekrar eski sakinliğine kavuştuğunda Nijer binlerce yıldır yaptığı gibi sessizce akışına devam ediyordu. O gün bir kez daha anladım ki bazı yolculuklar yalnızca insanların değil, kültürlerin de yolculuğudur. Biz ise birkaç saatliğine bu kadim hikâyenin sessiz tanıkları olmuştuk.

 

Biz o gün Nijer Nehri’nde binlerce sığırın karşı kıyıya geçtiğini sandık. Oysa yıllar sonra geriye dönüp baktığımda, aslında tanıklık ettiğimiz şeyin binlerce yıllık bir bilgelik olduğunu daha iyi anladım.

Dr. Faruk Budak

Related posts

ORMANDAKİ AİLE KAVGASI

PASAPORTTAN ÖNCE AFRİKA

MUTLULUĞU ÖLÇEN ÜLKE: BUTAN