MOZAMBİK – Bölüm 2 / VILANKULA

yazan Faruk BUDAK

HELLO MY FRIEND

Oliviera Otobüs Şirketinin terminali büyük bir hangar. Bilet alacağım yer, bu hangarın içinde bir başka hangar. Büyük hangar içinde, tekerlekleri sökülmüş, camlarının çoğu kırık, içerisi ev olarak kullanılan eski bir otobüs duruyor. Hangarın dışına taşan kuyrukta ıslanarak sıranın gelmesini bekliyorum.

 

Gişe, demir parmaklıklarla kaplı. İçeride bulunan adamı, dört parmak genişliğindeki bir aralıktan görebiliyorum. Vilankulo’ya on saat sürecek yolculuk için 7,5 dolar karşılığı para ödüyorum. Asıl sürpriz, bagaja koyacakları sırt çantam için önce beş dolar isteyip, sonra 2,5 dolar karşılığı bir paraya razı olmaları.

 

Otobüs ihtiyaç molası vermeden devam ediyor. Küçük bir duraklamayı fırsat bilerek bisküvi ve üzüm aromalı fanta alıyorum, her ikisi de ‘Made in South Africa’. Otobüsün her duruşunda satıcı çocuklar pencerelere hücum ediyor: Meşrubat, ekmek, bisküvi, mango, muz, kek satmak için birbirleriyle yarışıyorlar. Bütün gün yağmur yağdığı için satıcılar da sırılsıklamlar. Ekmek parası uğruna kimsenin yağmura aldırış ettiği yok. Beyaz gömlekli, çıplak ayaklı genç kız, tenine yapışmış gömlek ve eteğiyle mango satmaya çalışıyor. Bu yolculuğa dair, güzel ama insanı üzen bir fotoğraf karesi…

 

İnsanlar genelde temiz ve düzenli. Son üç günde kılık kıyafeti bozuk, üstü başı kirli çok az insan gördüm. Yabancılara karşı nazik ve sevecen davranıyorlar. Bu, benim hiç de beklemediğim bir yaklaşım biçimi. Güney Afrika’daki siyah-beyaz ayrımının uçurumlarından sonra aynı beklenti ile yola devam ederken bu sosyalist ülkedeki farklı bir anlayış beni mutlu ediyor.

 

Ülkenin resmi dili Portekizce. İngilizce bir tabela ve yazı görmek neredeyse imkânsız. Bu durum, anlaşma sorunu yaratıp işimi biraz zora sokuyor aslında.

 

Akşam dört buçuk sularında ana yoldan ayrılıp Vilankulo yönüne dönüyoruz. Vilankulo’dan önceki son durağımız olan T kavşaktaki mola yerinde, küçük çocukların gövdesi yüzülmüş yavru ceylanları ellerinde dolaştırarak satmaya çalıştıklarını görüyorum. Çok yabancısı olduğum, yadırganacak bir manzara.

 

Otobüsten inince, 11-12 yaşlarındaki Kalinga, sırt çantamı kapıp yolu göstermek üzere önüme düşüyor. Yirmi dakika süren, kan ter içinde kaldığım yürüyüşün ardından kampa geliyoruz. Yürüdüğümüz kumla karışık toprak yol, sazlardan yapılmış kulübelerinde hayatlarını sürdüren köylülerle dolu. Hepsi neşeli ve güler yüzlüler.  Öncelik beklemeksizin “Hello My Friend” diye sesleniyorlar. Kadınlarla bakışıp selamlaşıyoruz. Böyle jestleri, Güney Afrika’da görmek imkansızdı. Irkçılığın yarattığı travma ve önyargılar çok keskindi o ülkede.

 

Yağmur üç gündür gece gündüz aralıksız devam ediyor. Yağmurun ve kapalı havanın etkisi ile neredeyse on bir saat deliksiz uyumuşum. Saat sekizde yağmur yavaşlıyor, bunu fırsat bilip kasabanın merkezine doğru yürüyorum.

 

Vilankulo Market (Pazar yeri) harika bir yer, böyle yerleri oldum olası sevmişimdir. Derme çatma tezgahlarda ne ararsa bulabiliyor insan.

 

Bir grup siyah kadın sahilde toplanmış. Yanlarına gidiyorum. Balıkçı ağlarından arta kalan küçük boy balıkları plastik leğenlere doldurmakla meşguller. Benim gibi bir davetsiz misafire pek aldırış etmiyor gibiler, işlerine devam ediyorlar. Fotoğraf makinamı çıkardığım zaman üzerinde eski uzun bir pardösü olan genç, “hayır” diyerek fotoğraf çekmemi engelliyor. Tepki göstermeden bekliyorum. Kendi aralarında oldukça hararetli bir şeyler konuştuktan sonra, bir adam eliyle bana olur işareti veriyor. Ben de adama dönüp, beni engelleyen genci gösterip İngilizce ‘ama bu istemiyor’ diyorum. Gülüşüyorlar, hepsi birden beni engelleyen gencin yanına gelip onu şaka yollu itekliyorlar. Üç kare fotoğraf çekiyorum. Birisi fotoğraf makinamım ekranında çektiğim resimleri görünce, diğerlerini de çağırıyor. Koşarak gelip ekrandaki resimlere hayranlık ve mutlulukla bakıyorlar. Bol bol fotoğraf çekiyorum ve çok eğleniyoruz…

 

Az ileride, sahilde bekleşen bir başka grup var. Yanlarından geçerken genç bir kadın önündeki kirli bidonları işaret edip Portekizce bir şeyler söylerken diğerleri de gülümsüyor. Hala gülümseyerek bidonları işaret edince duruyorum, koşarak yanıma geliyor. Oldukça kirli bir bidon kapağına bir sıvı dökerek bana uzatıyor. Bir kapağa, bir de kadına bakıyorum. Temiz ve insana güven veren bir yüzü var. Kerhen de olsa bu daveti geriye çevirmek istemiyor ve kapağı burnuma götürüyorum. Alkollü bir içki.

 

Akşamüstü yağmur durunca tekrar iniyorum sahile. Havada müthiş bir iyot kokusu var. Geleneksel kayıklar (dhow) yelkenlerini açmış, çok güzel görünüyorlar. Danimarkalı Karlten ile karşılaşıyoruz. Bana Zimbabve için gerçekten çok faydalı şeyler anlatıyor. Her ikimiz de Malezya’nın Perhentian Adasındaki Long Beach’in, yerkürenin doğusundaki bir numaralı plaj olduğu konusunda hemfikiriz.

 

FARUK BUDAK / Kasım 2002

You may also like

error: Content is protected !!
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00