HİNDİSTAN / KERALA – Bölüm 2 / ARMAPATURI

yazan Faruk BUDAK

AMMA’NIN DÜNYASI

Karungapali’de rikşacının beni bıraktığı yer, 30-40 metrelik bir su engelinin kıyısı. Bir kayıkçı, taşıma ücretiyle ilgili soruma hemen “as you wish” diye karşılık verince teknesine atlıyorum ama içsesim adamın sonradan bir oyun çıkaracağını ikaz ediyor. Nitekim karşıya geçince verdiğim parayı beğenmeyip daha fazlasını isteyince tepem atıyor ve iskelede bekleyenlerin önünde bağırmaya başlıyorum, “bir daha as you wish deme, ne isteyeceksen onu iste”. İnince konuştuğum Hintliler, gerçekten de başta verdiğim paranın normal ve gerçek taşıma ücreti olduğunu söylüyor. Artık bu ülkeyi iyi tanımaya başladım galiba.

 

Üç öğün yemek ve konaklama için günlük üç dolar ödeyeceğim ama odamı bir başkası ile paylaşmak durumundaymışım. Modern bir banyo, denizi gören mutfak bölümü ve gardrobu ile uzun süre kalınabilecek bir oda. İçeridekinin uzunca bir süredir burada kaldığı anlaşılıyor. Her tarafta onun eşyaları var ve kendi eşyalarımı koyacak yer bulmakta zorlanıyorum.

 

Sabah kahvaltı yapamadığım için çok acıkmış durumdayım. Aşramın toplu yemek saatine daha yarım saat var. Asansörün karşısındaki balkondan çevreye bakmak geliyor aklıma.  İnanılmaz güzel bir yer burası. Yanılmıyorsam elips şeklinde uzanan ince uzun bir adadayız. Kara ile aramızda 30-40 metrelik bir su yolu var. Her taraf göz alabildiğince hindistan cevizi ağaçları ile dolu. İnsanın içini rahatlatacak derecede harika esen bir rüzgâr var.

 

Öğle yemeği dönüşümde oda arkadaşımı odada yakalıyorum. 70 yaşlarında Venezuela doğumlu bir Amerikalı. Gerçek yaşı 77ymiş. Eşyalarımı bir köşeye alıp yatmak için bana yer açmış. “Rahatsız ettiğim için üzgünüm ama bana bu odayı verdiler” dediğimde bundan sonraki yaşamımda beni daha farklı kılacak güzel bir şey söylüyor. “Asla o kelimeleri kullanma, burası Tanrı’nın ve Amma’nın evi, onlar istemezse biz burada olamayız”. Bir parça utanma ile karışık rahatlıyorum.

 

Saat 17de yeni gelenler için bir oryantasyon turu var. Sadece on dakikam var ama bu küçük yerde rahatça yetişiyorum. Tapınağın içindeki ana salona bakan üst koridordaki odalardan kapısında “information center” yazan odayı kolayca buluyorum. Birkaç dakika sonra genç bir Fransız çift daha geliyor. Oryantasyon turunu yaptıracak bayan da tesadüfen oldukça yaşlı bir Fransız. Gönüllü olarak burada çalışıyormuş. Videoda, Amma’nın ABD ziyareti sırasında çekilmiş görüntüleri gösterdikten sonra konuşmasına başlıyor.

 

Amma, burada, bu tapınağın hemen yanı başındaki bir evde doğmuş. Hiç emeklemeden yürümeye başlamış. Hristiyan inanışındaki aziz (saint) kavramının Hindu dinindeki karşılığı olan bir kadın “guru”. Ayrıcalığı, tüm azizlerin insanlarla dokunma şeklindeki temastan kaçınmalarına rağmen Amma’nın bunun tam tersini yapıyor olması. İnsanlara sarılıyor, onları kucaklıyor ve o müthiş enerjisinden bir parça aktarıyor. Müthiş sempatik, güler yüzlü ve cana yakın bir insan. Memleketteyken bir tv belgeselinde izlediğim bu kadını çok seviyorum. Ama ne kadar şanssızım ki, o şimdi Kuzey Kerala’ya kendisini sevenlerle beraber olmaya gitmiş. Hafta sonunda dönecekmiş. O zamana kadar maalesef bekleyemeyeceğim.

 

İki yüze yakın batılı gönüllünün çalıştığı üniteleri geziyoruz. Bir ayurveda kliniği ve eczanesi hemen ilk göze çarpanlardan. Tapınağın hemen yanında Amma’nın doğduğu ev var. Gerçi bir kulübede doğmuş ve sonradan tuğlalı bir eve dönüştürülmüş. Onun hemen yanında da şu an yaşadığı ev var. Son derece sade ve basit. Karşısında da Amma’nın dinlenmek için tercih ettiği altıgen planlı, üzeri tamamen palmiye yapraklarıyla örtülü basit bir kulübe yer alıyor. Daha sonra da “western canteen” ve “indian shop”’u geziyoruz. Ücretsiz Hint yemeklerini tercih etmek istemeyen batılılar için alternatif fast food tipi yiyecekler satılıyor. 

 

18:30’da akşam ayini “bajan” var. İzlemeyi çok istiyorum. Erkekler ve kadınlar ayrı ayrı mekanlarda ayin yapıyor. Öğlen yemekte konuştuğum Alman çocukla karşılaşıyorum tekrar. Birlikte gidiyoruz. Beyaz mermer döşemenin üzerine bağdaş kurarak oturmak zorundayız. İlk yarım saat akordeon türü bir müzik aletinin eşliğinde tekrarlanan dualarla geçiyor. Herkes elindeki kitaptan eşlik ediyor. Bu bölüm bitince daha rahat bir oturma pozisyonuna geçiliyor. Alman, “eğer rahatsızsan arkadaki sandalyelere geçebilirsin” diye kulağıma fısıldıyor. Zorlukla kalkıp arkaya yürüyorum.

 

Bu arada, vurmalı çalgılarla bir teften oluşan diğer grup ta akordeonla birlikte devreye giriyor ve yavaş tempolu ilahiler söylemeye başlıyorlar. Önceleri tempo oldukça düşük, ama artan bir ivmeyle hızlanıyorlar. Vurmalıların eşliğinde müthiş görkemli bir final oluyor. Herkes ayağa kalkıyor. Trans hali ve heyecan, doruklarda. Son ilahi okunurken Amma’nın resmi önünde yanan ateş etrafta dolaştırılıyor. Herkes bajan’ı selam vererek tamamlıyor.

 

Akşam yemeği kuyruğunda beklerken oda arkadaşım geliyor yanıma. Birlikte yemeğimizi alıp sohbet ediyoruz.

 

Sabahın 6sında sabah çayının hazır olduğunu görünce bir bardak sütlü çay alarak western canteen’in önündeki masalardan birine oturuyorum. Kendime hayret ettiğim bir an. Buralarda neler yaptığıma ben de inanamıyorum.

 

Tüm dinlerin aslında ne kadar ortak noktaya sahip olduğunu düşünüyorum. Şu Hindu ayini, Müslümanların toplu duaları, Hristiyanların ilahileri, hepsinde ortak bir tema var. Bazı temel fiziksel ayrılıkların dışında o kadar çok ortak noktalara sahipler ki. Bunları düşünüyorum. Aynı dinden olmadığım bu insanların ritüellerini izliyor olmaktan dolayı son derece mutluyum.

 

Çaydan sonra kaldığım blokun en üst katındaki terasa çıkıyorum. İnanılmayacak kadar güzel bir manzara. Gözün alabildiğine uzanan Hindistan cevizi ağaçları ormanını kaplayan ince bir sis tabakası, maviden griye değişen tonlar, bulutların arasından bir anda kıpkızıl ortaya çıkan güneş, insanı ferahlatan tatlı bir esinti.

 

Odada sabah vaktini meditasyonla geçiren Amerikalıyı rahatsız etmemek için saat 9’da başlayacak kahvaltı saatine kadar dışarılarda vakit geçirmeye çalışıyorum. Terastan kıyıdaki balıkçıların ağ çektiğini görmüştüm, oraya gidiyorum. 30-40 kadar yarıçıplak balıkçı iki koldan denizdeki ağı çekmeye çalışıyorlar. Hava daha sabahtan oldukça sıcak. Yüksek oranda bir rutubet var. Zor duruyorum. 20-25 dakika kadar sonra ağın ucu geliyor. İki kasa kadar balık çıkıyor ama boyları son derece küçük.

 

Oda arkadaşım, Mevlâna hakkında yazılmış üç kitabı birlikte okuyor. Kitaplarının üzerinde Rumi yazdığı için ilk başta anlayamamıştım. Yabancılar onu Mevlâna olarak değil, Celaleddin Rumi olarak biliyorlar. Üç ayrı İngilizce kitap, iki gündür masasının üzerinde gözüme çarpıp duruyordu.

 

Amerikalı, Mevlana’dan notlar çıkarıyor, ben ise günlüğüme bu satırları karalıyorum. Dışarıda, kıyıyı döven dalgaların uzaklardan gelen sesi. Sıcak ve rutubetli bir Hindistan gecesi daha.

 

Faruk BUDAK / Nisan 2002

You may also like

error: Content is protected !!
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00