LAOS – Bölüm 1

yazan Faruk BUDAK

MEKONG ÜZERİNDE LAOS

Tayland’ta Laos vizesi için zorunlu bir bekleme süreci. Bangkok’un Chao Phraya Nehri kıyısındaki Banglam Phu bölgesinde Sawasdee Inn Hoteldeyim. Güneydoğu Asya’ya gelen gezginlerin buluşma noktası Khao San Road’a sadece yüz metre mesafede bir otel.

 

Maalesef her şey değişiyor. Mimari zevk yoksunu gökdelenler Chao Phraya’nın kıyılarını dolduruyor, onun güzelim iskeleleri eski benliğinden uzaklaştırılıp birer metal yığınına dönüştürülüyor. Keyfimi kaçırıyor bu önlenemez ivme. Yapılabilecek bir şey yok. Yapabileceğim tek şey, yeni coğrafyalarda yeni yeni Khao San Road’lar keşfedebilmek. Böyle bir özgürlüğüm var ve bunu kullanmak durumundayım. 

 

Bangkok’ta bir seyahat acentası kanalıyla başvurduğumuz Laos vizelerimizi alınca hemen bir gece treniyle Tayland’ın kuzeyindeki Chiang Mai’ye hareket ediyorum. Hindistan’ın kuşetli trenlerindeki o zorlu yolculuklarımla kıyasladığımda, ikinci mevki olmasına rağmen oldukça lüks sayılabilecek bir kompartmanda, bembeyaz çarşafların üzerinde keyifli bir gece yolculuğuyla ertesi sabah 09:30 sularında bu büyük şehre varıyoruz.

 

Mümkün olabildiğince çabuk Laos’a geçmeyi hedeflediğimden, kırk beş dakika kadar sonra hareket edecek olan bir otobüsten Chiang Rai için bilet alıyoruz. Büyük sırt çantalarımızı bagajdaki son kalan boşluğa sıkıştırıp kapıdan içeriye adımımı attığımda otobüsün 3+2 sıralı olduğunu görünce şaşırıyorum. Otobüsün arkası tamamen yabancılarla dolu. Hepsi de çok genç Avusturyalı, Hollandalı ve İsviçreliler.

 

Üç buçuk saat sonra Chiang Rai’deyiz ama son bir etap daha var. Tayland’ın en uç noktasında bulunan Chiang Khong’a ulaşmamız gerekiyor. Kalkmakta olan başka bir otobüsü yakalıyoruz.

 

Saat 16:45. Sınırın kapanmasına az bir zaman var. Aceleyle bir tuktuka atlayıp geçişin yapılacağı gümrük noktasına gidiyoruz. Küçük gümrük binasının bulunduğu yerde, yolun üzerini baştan başa kaplayan dev bir tabeladaki “Gate to Indochina” yazısı, bir an için yirmi iki saattir süren yolculuğumuzun artık bitmekte, hedefimize varmak üzere olduğumuzu hatırlatıyor. Müthiş keyifli bir duygu. Acele ile formları doldururken ilk kez İndoçin’e girecek olmamın heyecanından dolayı içim kıpır kıpır. İşlemler çok çabuk bitiyor. Bizi bekleyen ince uzun teknelerden birine diğer batılı gezginlerle birlikte doluşuyoruz. Mekong nehri, bir çamur deryası gibi hızla akıp gidiyor.

 

İki şirin kasaba karşılıklı. Biri, özgür insanların ülkesinde, diğeri ise kominizmin son kalelerinden biri olan, memleketimde çok kişinin ismini bile duymadığı Laos’ta.

 

Nehrin öte yakasındaki küçük gümrük noktasında da işlemler çabucak bitiyor. 50-60 metrelik yokuşu sırt çantalarımızla yürüyerek Huay Xai’nin tek caddesine çıkıyoruz. Fazla yürümeye gerek kalmadan, nehir manzaralı Keo Champa Hotelden oda alıyorum. Yaklaşık yirmi üç saattir yollardayım. Hemen sıcak duşun altına atıyorum kendimi. Otelin karşısındaki restoranda, “fried noodle with chicken” keyfinden sonra odama döndüğümde yorgunluğuma çok çabuk yenik düşüyorum.

 

6 Temmuz günü, neredeyse dört yıldır hayalini kurduğum, bol adrenalinli bir yolculuğu yaşadığım, yorucu, ıslak, ama çok keyifli bir gün oluyor. Yine yağmurlu bir günün sabahı. Bir “big banana pancake” ile kahvaltı yaptıktan sonra başka bir İngilizle beraber Mekong nehri üzerinde Luang Prabang’a yapacağımız yolculuk için sürat teknelerinin biniş noktasına gidiyoruz.

 

Biniş noktasındaki derme çatma kulübede, ilk önce biletlerimizi alıyoruz. Bilet alma işlemi sırasında ayrıca kayıt işlemlerimiz de yapılıyor. Bu bürokratik işlemlerden sonra bir sundurmanın altında yolcu sayısının altı olmasını bekliyoruz. Şu an dört kişiymişiz.

 

Yağmur, süratinden hiçbir şey eksiltmeden yağmaya devam ettiği için sundurmadan çıkamıyorum. Bulunduğumuz yerin nehirden epeyce yüksek olmasından dolayı nasıl bir tekne ile yolculuk yapacağımızı da göremiyorum, bu nedenle merak içindeyim. Tüm bilebildiğim, yolculuğun hızlı teknelerle altı saat, yavaş teknelerle ise iki gün sürdüğü.

 

Uzunca bir beklemeden sonra biri erkek, ikisi kız üç kişilik bir İngiliz grup geliyor. İngilizler, 20-25 dakika sonra işlemlerini tamamlayarak döndüğünde, “her şey hazır, gidiyoruz” sinyali geliyor. Bulunduğumuz yerle nehir kıyısındaki iskele arasında 15-20 metrelik bir yükseklik farkı var. Basamaklar halinde kazılmış bir patikadan ineceğiz. Toprak basamaklar, dün geceden beri yağan yağmur nedeniyle çamur içinde. Kaymadan aşağı inebilmek neredeyse imkânsız gibi görünüyor. Bulduğum bir bambuyu baston gibi kullanarak inmeye başlıyorum. Oldukça zor geçişler var. Ancak bitki gövdelerine tutunarak kendimi frenleyebiliyorum. Çamur bir yandan, yağan yağmur bir yandan, düşme korkusu ve çamur içinde kalma korkusu bir yandan, güçlükle aşağıya ulaşıyoruz.

 

İskele dedikleri yer, on-oniki bambunun birbirine bağlanması ile oluşturulmuş bir sal. Üzerine adımımı atar atmaz bileğime kadar nehir sularına gömülüyorum. Daha yolculuk başlamadan ıslanacağımız kadar ıslandık.

 

Bindiğimiz tekne beş-altı metre boyunda, ince uzun, geleneksel bir kayık. Arkada, şaftı neredeyse suya paralel uzanan büyükçe bir motor var. Teknede motorcu dahil toplam sekiz kişiyiz. Yan yana ikişer kişi zorlukla oturuyoruz. Sırt çantalarımız en öne yüklenip branda ile örtülüyor. Hepimiz araba yarışçıları gibi kask takmak ve can yelekleri giymek zorundayız. Görüntü harika. Yan yana, dip dibe oturmuş, kasklı, can yelekli yedi insan.

 

Hareket ediyoruz. Sürücümüz bir ısınma turu attıktan sonra motoru kapatıyor. Mekong’un hızlı akışı içerisinde sürükleniyoruz bir süre. Üç-dört dakika kadar sonra motor tekrar çalışıyor. Müthiş bir homurtu. Hızlanıyoruz. Nehir üzerindeki büyük kütüklere, sürüklenip giden ağaç dallarına çarpmamak için küçük zigzaglar yapıyoruz.

 

Anaforların, girdapların, büyük kayaların oluşturduğu dalgaların üzerinden hızla kayarken, tekne sert darbelerle tekrar tekrar suya çarpıyor. Bütün bu darbeleri yoğun bir biçimde hissediyoruz. Süratimiz harika. Yağmur hala devam ediyor. Başlığın önündeki plastik kalkanı kaldırdığımda, damlalar yüzüme bir kamçı gibi vuruyor. Neredeyse dört yıldır hayalini kurduğum bu sürat yolculuğunu yaşamak müthiş güzel bir duygu.

 

Motorun gürültüsünden kulaklarımın ağırlaştığını fark ediyorum. Donuma kadar ıslanmış, çamura batmış ve kulaklarım bir şey duymaz haldeyim ama hiçbir şey önemli değil. Mekong’un üzerinde olmaktan korkunç bir keyif ve mutluluk duyuyorum. Burada, kendimi iyi ve mutlu hissettiğim bir yerdeyim ya, gerisi boş.

 

Bir buçuk saat sonra yemek molası için Pokbang’te duruyoruz. Nehir kenarında bir sal üzerine inşa edilmiş tek restorana çıkıyor herkes. Tomruk indiren üç-dört büyük tekne daha var. Yukarılarda, yamaçlara doğru giden toprak yolun kenarında, iyi bir yer imajını uyandıran bir pansiyon ve restoran görünüyor. Doğa, inanılmaz derecede güzel. Yeşilin her tonunu görebiliyorum. En ufak bir toprak parçası bile görebilmek mümkün değil.

 

Üçüncü etap yine oldukça hareketli, hızlı ve ıslak. Bu sefer mola yok ve üç saat boyunca kesintisiz bir yolculuk yapıyoruz. Sonlara doğru dizlerimin durumu iyice kötüleşiyor. Nihayet, motor sesi kesiliyor ve kıyıya yanaşıyoruz. Yine oldukça kötü bir yanaşma yeri. Eşyalarımızı yardımlaşarak kıyıya indiriyoruz. Herkesin dizleri kötü. Düzgün yürüyebilmek oldukça zor. Kulaklarımız da ağır işitiyor ama kimsede bir damla şikâyet yok. Yukarıdaki düzlükte kamyonet sürücüleri bizim gibi ördekleri bekliyor. Yedi kişi doluşuyoruz. Luang Prabang şehir merkezi yaklaşık on kilometre ileride.

 

FARUK BUDAK / Temmuz 2002

You may also like

error: Content is protected !!
-
00:00
00:00
Update Required Flash plugin
-
00:00
00:00