HİNDİSTAN’IN YORGUN KALBİ
Kalküta, inanılmaz bir trafik hengamesi ile karşılıyor beni. Howrah Köprüsü’nde sürekli korna çalıp ilerlemeye çalışıyoruz. Burası yorgun, kirli, melankolik, zor ve ağır bir şehir. Egzoz dumanından şehrin ışıklarını bile görmekte zorluk çekiyorum. Köprü üzerinde uzun beklemeler var. Kimse şeridinde gitmeye yanaşmıyor. Egzoz dumanından dolayı nefes almakta zorluk çekmeye başlıyorum. Kalacağım oteli bulmak kolayca mümkün olmuyor.
Ertesi sabah.
Sabah kahvaltıdan sonra Chowringee Lane üzerindeki Hindistan Müzesi’ni dolaşmaya gidiyorum. Delhi’deki National Museum kadar etkileyici olmasa da arkeoloji bölümü enfes. Fosil, bitki ve böcek bölümlerine şöyle bir bakıp geçince müze gezim fazla uzun sürmüyor ve karşıdaki Maidan’a geçiyorum.
Şehir, özellikle İngiliz sömürge döneminde oldukça yoğun biçimde kullanıldığından Maidan olarak adlandırılan, New York’taki Central Park gibi oldukça büyük bir çayırlığa sahip. Uzun bir yürüyüşle güney ucundaki Victoria Memorial’a geliyorum. Buradan Fort William’a yürüyüp oradan da nehir kenarına geçmeyi planlıyorum.
Fort William’ın güney kapısındaki nöbetçi askerler, Kale ve içindeki yapıların Hint subayları ve aileleri tarafından kullanılan bir karargâh ve rekreasyon alanı olduğu için içeri giremeyeceğimi söylüyorlar.
Sabah sıcağın verdiği huzursuzlukla yüz vermediğim dilenci kadını gün içinde Sudder Street üzerinde birkaç kez daha görmüş ve akşam otelimden çıkarken, özellikle onun için hazırladığım birkaç rupiyi onu göremeyince verememiştim. Kalküta’da yaşayan ve sayıları iki buçuk milyona yaklaşan evsizden sadece biri. Yabancıların kaldığı otellerle dolu bu caddeden ayrılmıyor, kucağında küçük çocuğu ile bütün gün dileniyor. Siyah uzun saçlarıyla sempatik bir kadın.
Akşam yemeğinde çok enfes bir yoğurt yememin verdiği moral içerisinde caddede yürürken, Fairlawn Hotelin tam karşısında aynı dilenci kadınla karşılaşıyorum. Bozuk para cüzdanımı çıkardığımda, ısrarla para istemediğini, küçük çocuğu için özel bir mama tozu almamı söylüyor. “Soralım, fiyatını öğrenelim” diyorum, ama neredeyse birkaç gecelik otel ücretim. Çok pahalı olduğunu, büyük şişe yerine küçük paket alabileceğimi söylüyorum.
Trafiğin azaldığı insan dolu caddede birlikte yürümeye başlıyoruz. İkinci dükkânda da yine aynı büyük kavanozdan var. İki yüz metre kadar ilerideki üçüncü dükkânda da aynı kavanozla karşıma çıktıklarında, yapılacak bir şey kalmadığını ve küçük çocuk için bu mamayı almaktan başka çarem olmadığını hissediyorum. Paraya hiç ama hiç acımıyorum. Tek korkum, bu kadının kavanozu tekrar geri satarak paraya çevirebileceği endişesi. Kendisine inanmamı ve bu şişenin ona bir ay yeteceğini söyleyip elimi sıkıyor, çok teşekkür ediyor.
Israrla çay ısmarlayacağını söyleyerek, beni bulunduğumuz dar sokakta duvar dibine sıralanmış tahta sıralarda oturan Hintlilerin arasında bir yere oturtuyor. Dilencilik yaparak topladığı para ile ısmarlıyor sanırım. Çok ilkel şartların ortasındayım. Bu ülkede sokakta hazırlanmış çayı içmek büyük risk. Bereket versin sütlü çayım plastik bir bardakla geliyor. Bu arada yanıma oturan orta kasttan bir Hintli çocukla sohbete başlıyoruz. Konumuz, dinsel hoşgörü. Kadın, 4-5 kişi ileride bir boşluğa oturuyor. Çayımı bitirdiğim sırada yanıma gelerek elimi sıkıyor ve tekrar teşekkür ediyor.
Genç bir çocuk, tüm bunları anlattıktan sonra laf nereden açıldıysa, Patrick Swayze’nin oynadığı “The City Of Joy” filmindeki otelin Fairlawn olduğunu söylüyor. Filmin birçok sahnesi de kalmakta olduğum Chowringhee semtinde çekilmiş. O filmi çok ama çok sevmiş, üç-dört kez seyretmiştim. Şimdi filmin çekildiği yerlerde, o otelin önündeyim. Çok hoş bir duygu bu.
Genç çocukla vedalaşıp kaldığım hotele doğru huzur içinde yürürken gündüze ait tüm kirliliklerin örtüldüğü bu güzel Kalküta gecesinde, gerçek Hindistan ruhunun kalbime dokunduğunu hissediyorum. Şimdi, gezinin kırk beşinci akşamında, rahat ve güzel bir uyku uyuyabilirim.
Sabah kahvaltısından sonra önünden defalarca geçtiğim Fairlawn Hotel’e giriyorum. Geniş bir bahçeden sonra sola yönelince karşıma resepsiyon çıkıyor. Resepsiyon görevlisinin arkasında, aynı filmdeki gibi yaşlı, ama oldukça da bakımlı bir beyaz bayan oturuyor. Oda fiyatlarını soruyorum. Benim bu gezim için oldukça yüksek bir rakam ama Kalküta’ya bir kez daha gelirsem kalmak isteyeceğim yerlerden biri.
Müthiş gök gürültüleri ile şiddetli bir yağmur başlıyor. Muson mevsiminin öncülerinden. Şiddetli yağmurun çılgıncasına dövdüğü asfalt sokaklarda olmak yerine, odamda bilgisayarım ve yalnızlığımla baş başa olmanın ayrıcalıklı keyfini yaşamak belki daha rahatlatıcı olacak.
Faruk BUDAK / Mayıs 2002
