BUDA’NIN GÖZLERİ ALTINDA
Uzun bir gece yolculuğunun ardından güne, Pumpernickel’de yaptığım güzel bir kahvaltıyla başlıyorum. Sonrasında Kantipath Caddesi üzerindeki uluslararası bir kargo şirketinin bürosunu aramaya koyuluyorum. Biraz soruşturduktan sonra kolayca buluyor ve memleketten gelen, rehber kitaplarıma kavuşuyorum.
Tekrar odama dönüp defalarca kimlik kontrolünün yapıldığı dün geceki uzun yolculuğun acısını çıkarabilmek için birkaç saatliğine yatağa atıyorum kendimi. Odam çok güzel ama uzun süre kapalı kalmanın getirdiği hafif rutubet kokusu ilk başta biraz rahatsız edici.
Biraz enerji topladıktan sonra kendimi Thamel sokaklarına atıyorum. Çok hoş bir yer Thamel. Her taraf restoran, otel, kafe ya da Nepal’e özgü turistik eşyalar satan dükkanlarla dolu. En önemlisi, adım başı dağcılık malzemesi satan dükkanlar. Altmış litrelik emektar salewa sırtçantam bu uzun gezi için yeterli gelmiyor. Doksan litrelik bir çantaya ihtiyacım var. Aradığımı da kolaylıkla buluyorum ama satın almayı Pokhara dönüşüne bırakıyorum.
Katmandu Guest House’un olduğu uzun caddede yürürken kısa boylu bir bayanın türkçe konuştuğunu fark ediyorum. Neredeyse iki aya yakın bir süredir telefon konuşmalarının haricinde duyduğum ilk türkçe kelimeler. İster istemez dönüp bakıyorum. “Aaa, burada Türkçe konuşan biri var…” diyerek laf atıyorum. Karşımdaki “siz de Türk müsünüz?” diye soruyor ve tanışıyoruz. Akşam birlikte yemek yemek üzere sözleşip ayrılıyoruz.
Rahmetli Barış Manço, bir programında söylemişti. Bir Türkmen atasözü şöyle dermiş; “Birbirimize söyleyecek bir şeylerimiz varsa bir gün mutlaka yollarımız bir yerlerde kesişecektir”.
İsmini ilk kez hippiler döneminde duyduğum, ilk gençlik yıllarımdan beri görebilmeyi çok arzuladığım, gençlik düşlerimin gizemli kenti Katmandu’daki ilk gecemde, sabaha karşı üç buçuk sularında gördüğüm rüyanın etkisiyle uyandıktan sonra uyku tutmuyor. Ortalık ağarırken tekrar uyuyabilmek için çabalamak yerine, kalkıp günlüğüme bir şeyler yazmayı tercih ediyorum.
Thamel’den kiraladığım bir taksi ile kolayca Swayambunath’a (Monkey Temple) gidiyorum. Girişteki heykelli alanı geçerken gözlerim sağ tarafta sundurmanın altındaki bayana takılıyor. Pembe sariler içindeki genç bayan, önündeki, neredeyse bir masa büyüklüğündeki tepsinin üzerine konmuş onlarca metal kandili yakmakla uğraşıyor.
Sıralar halindeki ateş dizinlerinin yarattığı görselliğin havadaki yağ kokusuyla harmanlanarak oluşturduğu mistik atmosfer farklı bir dünyanın eşiğinde olduğumu hissettiriyor bir an için.
Merdiven basamaklarını ağır ağır tırmanmaya başlıyorum. Tepeye yaklaştıkça basamaklar daha da dikleşip nefessiz bırakıyor. Nihayet en tepedeyim. Dev stupa kulesinin dört yanına çizilmiş renkli gözlerin bakışlarını rüzgârda uçuşan renkli dua bayraklarının arasından yakalıyorum. Buda’nın her şeyi gören gözleri, hiçbir şeyin gizli kalamayacağını yoğun biçimde hissettiriyor…
Bu uzun gezide olmayı en çok istediğim yerlerden birinde bulunmanın eşsiz huzurunu yaşıyorum.
Stupanın etrafındaki küçük tapınakları dolaşıyorum uzun uzun. Yakılan mumları, döndürülen dua çarklarının etrafındaki devinimi, bana çok farklı gelen ritüelleri izliyorum. Çekik gözlü Tibetli bir genç kız, kıyafetleri ile sıra dışılığını hemen hissettiriyor. Geleneksel giysisi, Nepalli kadınların sarilerinden oldukça farklı. Fotoğraf çekme isteğime gülümseyerek karşılık veriyor.
İkinci durağım, dünyadaki en kutsal Hindu tapınaklarından biri olan Pashupatinath. Hindistan’daki Hinduların kutsal kenti Varanasi’de Ganj Nehri kıyısında yapılan ölü yakma törenlerinin yabancılar tarafından izlenmesine, fotoğraf çekilmesine müsaade edilmez ama burada böyle bir kısıtlama yok.
Nehrin öteki tarafındaki terasa çıktığımda karşı taraftaki tapınak kompleksini, nehir kıyısındaki merdivenleri kolayca görebiliyorum. İyice yanmış bir cesetten arta kalanlar var. Küller, bir rahip tarafından toparlanarak ağır ağır nehrin sularına dökülüyor.
Nepal’de geçirdiğim günler boyunca temas ettiğim Budist düşüncesinden geriye kalan en önemli kavramlardan biri “don’t create sankara” oldu. Sankara, sanskritçede her türlü negatif eylem, düşünce, hatta havaya bırakılan negatif soluk anlamına gelen bir kelime.
Bir insan olarak hepimizin kesin olarak kaçınması gereken şey, ne yaparsak yapalım asla sankara yaratmamak. Gezimin ve yaşamımın bundan sonraki bölümünde içsel dinamiklerimde ciddi bir değişim getiren, basit ama önemli bir ayrıntı.
Faruk BUDAK / Mayıs 2002
